| Darwinizm'e
olan ısrarlı bağlılığı ile tanınan New Scientist
dergisinin 14 Haziran 2003 tarihli sayısında "Yeni Türler
Nasıl Oluşur?" (How Are New Species Formed?) başlıklı bilimsel
bir makale vardı. Yazarı George Turner şu önemli "itiraf"ta
bulunuyordu:
Çok değil yakın zaman önce, türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Sürecin hemen her zaman popülasyonların tamamen izole olmalarıyla başladığına inanıyorduk. Bu, genellikle popülasyonun ciddi bir "genetik darboğaz"dan geçmesinden sonra meydana geliyordu; (örneğin) hamile bir dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden ve onun yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden sonra olabileceği gibi.
Bu sözde "kurucu etki" modelinin güzelliği, laboratuvarda test edilebilir olmasıydı. Ama aslında bu hiç destek bulmadı. Evrimci biyologların tüm çabalarına rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayılarda organizmayı yabancı ortamlara salmaları sonucunda hiçbir yeni tür oluşmadı. 103
Aslında bu yeni bir itiraf değildir. Darwin'den bu yana
geçen bir buçuk yüzyıl içinde, onun ileri sürdüğü gibi bir
"türleşme" hiçbir zaman gözlenmemiş, "türlerin kökeni"ne
tatmin edici bir açıklama getirilememiştir.
Bunu açıklamak için Darwin'in nasıl bir "türleşme" öngördüğünü
anlatmakta yarar vardır.
Darwin'in teorisinin dayandığı "gözlem"lerin türü, hayvan
popülasyonlarındaki bazı değişimlerdi. Bunların bazıları
hayvan yetiştiricilerinin çalışmalarıydı. Cins köpekler,
inekler veya güvercinler yetiştiren bu kişiler, popülasyon
içinde belirli bir özelliği baskın olan (örneğin iyi koşan
köpekleri, iyi süt veren inekleri veya "zeki" güvercinleri)
seçip birbirleriyle çiftleştirerek, birkaç nesil içinde
bu seçtikleri özelliklere yüksek oranlarda sahip olan popülasyonlar
oluşturuyorlardı. Normal ineklerden, çok daha fazla süt
veren inekler türetiyorlardı.
Bu "sınırlı değişim", Darwin'e doğada daimi bir değişim
olduğunu ve bunun uzun zamana yayıldığında sınırsız bir
değişim (yani evrim) meydana getireceğini düşündürttü.
Darwin'in aynı konudaki ikinci gözlemi ise, Galapagos Adaları'nda
gördüğü farklı ispinoz türleriydi. Bu ispinozların, ana
karadakilerden farklı gaga yapılarına sahip olduklarını
belirlemişti. Yani aynı popülasyonun içinde uzun gagalı,
kısa gagalı, kıvrık gagalı, düz gagalı ispinozlar türemişlerdi
ve bunlar da kendi içlerinde çiftleştikleri için ayrı türler
haline gelmişlerdi.
Darwin tüm bu "değişim" olgularını biraraya getirdiğinde,
doğada "sınırsız değişim" yaşandığını, yepyeni türlerin,
sınıfların, takımların ortaya çıkması için sadece "uzun
zaman" gerektiğini düşündü. Ancak Darwin yanılmaktaydı.
Belirli bir özelliği baskın olan canlıları seçip birbirleriyle
çiftleştirerek sadece kendi türlerinin daha iyisi, daha
güçlüsü canlılar yetiştirilmiş olur. Yoksa bu yöntemle bir
başka canlıyı oluşturmak mümkün değildir. Örneğin bu şekilde
bir kediden bir at, bir ceylandan zürafa oluşturulamaz ya
da bir armuttan bir erik oluşturulamaz. Karpuz her zaman
karpuzdur, şeftaliler muza ya da karanfiller güllere dönüşemez.
Kısacası herhangi bir türden hiçbir şartta bir başka tür
meydana gelmez. Darwin'in bu konuda nasıl yanıldığını ilerleyen
sayfalarda detaylıca açıklayacağız. Ama bundan önce konuyu
bir örnekle açıklamak yararlı olabilir.
Birisinin size şöyle bir "argüman" sunduğunu düşünün: "Ben
çok iyi bir okçuyumdur. Yayımdan fırlayan ok, saatte 300
kilometre hızla ilerler. Bu sayededir ki, İstanbul'daki
evimden fırlattığım oklar, 1 saat 25 dakika sonra Ankara'nın
merkezine varıyor."
Bu argümanı çürük ve saçma kılan nokta, okun fırlama hızının
sürekli sabit olarak devam edeceğinin varsayılmasıdır. Bir
ok saatte 300 kilometre hızla atılabilir, ama birkaç saniye
sonra havanın sürtünmesinin ve yerçekiminin etkisiyle bu
sürat hızla azalır ve ok yere düşer. İlk anda bir "ilerleme"
vardır, ama bunun "sınırsız ilerleme" sağlayıp, oku Ankara'ya
kadar götürecegini düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Darwin de benzer bir yanılgıya düşmüştür.
"Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları"
Darwin doğada gözlemlediği değişimin sınırsız olduğunu
varsaymıştı. Eğer inekler, köpekler veya güvercinler sadece
birkaç nesilde bile değişim gösterebiliyorlarsa, yeterince
uzun zaman verildiğinde herşeye dönüşebilirler, diye düşünmüştü.
Ancak aradan geçen 140 yıl içindeki binlerce farklı deney,
deneyim ve gözlem, bu varsayımın tamamen yanlış olduğunu
ortaya çıkardı.
Loren Eisley |
Bitkiler ve hayvanlar üzerinde 20. yüzyıl boyunca yapılan
tüm yetiştirme çalışmaları, türlerin doğal "çeşitlenme" süreciyle
asla aşamayacakları sınırlar olduğunu göstermiştir. Bu alandaki
en ünlü isimlerden biri olan Luther Burbank, türler içindeki
değişimi sınırlayan görünmez bir kanunun olduğu görüşündedir:
Tecrübelerimden biliyorum ki, bir buçuk
ile altı santimetre arasında bir erik yetiştirebilirim.
Ama itiraf edeyim ki, bir bezelye kadar küçük veya bir
greyfurt kadar büyük erik elde etme çabası başarıyla sonuçlanmayacaktır…
Kısacası, muhtemel sanılan gelişmelerin sınırları vardır
ve bu sınırlar bir kanuna tabidir… Bu, ilk hale
yani ortalama (vasat) boyuta dönme kanunudur… Geniş
çaplı deneyler daha önceden gözlemle tahmin ettiğimiz
sonuçları onaylayan bilimsel deliller ortaya koymuştur.
Yani bitkiler ve hayvanlar sonraki nesillerde vasat boyutlarına
veya yapılarına geri dönmeye eğilimlidirler… Kısacası,
tüm canlıları belirli bir sınırda bulunmaya zorlayan bir
çekim kuvveti vardır.104
Günümüzde halen bazı yapay genetik düzenlemelerle hayvanların
ya da tarım ürünlerinin biyolojik yapılarında bazı değişiklikler
yapılabilmektedir. Daha güçlü kaslı, atlar ya da daha büyük
lahanalar elde edilebilmektedir. Ama Darwin'in bunlardan
yola çıkarak yaptığı çıkarımların yanlış olduğu artık açıkça
ortadadır. Dünyanın önde gelen antropologlarından Loren
Eisley bunu şöyle açıklar:
Atların veya lahanaların kalitelerini
yükseltmek için yapılan üretim şekli, sonsuz bir biyolojik
değişime, yani evrime giden bir yol değildir. Bu tür yapay
üretimlerin evrime kanıt olarak kullanılması gerçekten
tuhaf bir durumdur.105
Florida Üniversitesi'nde hayvan bilimci
olan Edward S. Deevy de, doğadaki değişimin bir sınırı olduğunu
şöyle belirtir: "Buğday yine buğdaydır, greyfurt değildir;
domuzlara kanat takamayız, tavuklara silindir şeklinde yumurta
yumurtlatamayız."106
Ernst Mayr |
Meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde de yine "genetik
sınır" duvarına çarpılmıştır. Bu deneylerin hepsinde meyve
sineği belli oranlarda değişime uğramış, ama belli sınırların
ötesinde bir değişim gözlemlenememiştir. Neo-Darwinizm'in
bilinen isimlerinden biri olan Ernst Mayr, meyve sineği
ile yapılan iki deneyle ilgili olarak şunları aktarır:
Birinci deneyde sineğin kıllarının azaltılması,
ikinci deneyde ise artırılması hedeflenmişti. Ortalama
36 olan kıl sayısını 30 kuşak sonra 25'e kadar düşürmek
mümkün oldu. Ama daha sonra kısırlık meydana geldi ve
o seriden elde edilen sinekler nesil üretemez oldular.
İkinci deneyde ise kıl sayısı 36'dan 56'ya çıkarıldı;
bu defa da yine ilk deneyde olduğu gibi kısırlık baş gösterdi.107
Mayr yapılan bu deneylerden sonra şu sonucu çıkarmıştır:
Belli ki seleksiyonla gerçekleştirilen
zorlayıcı ıslahlar, genetik çeşitliliğin kökünü kurutmaktadır…
Tek taraflı seleksiyon, genel uyumda (çevreye uyumda)
bir düşüşe neden olmaktadır. Bu da, neredeyse her üretim
deneyinin baş belasıdır.108
Bu konuyu ele alan en önemli kaynaklardan biri, biyoloji
profesörü Lane P. Lester'ın ve moleküler biyolog Raymond
G. Bohlin'in birlikte kaleme aldıkları Natural Limits
to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları)
adlı kitaptır. Lester ve Bohlin, kitabın girişinde şöyle
yazmaktadırlar:
Yaşayan organizmaların popülasyonlarının,
belirli bir zaman dilimi içinde anatomi, fizyoloji, genetik
yapı vs. açısından değişim gösterdikleri, tartışılmayan
bir gerçektir. Geriye kalan zor mesele, şu sorunun cevabıdır:
Ne kadar değişim mümkündür ve bu değişimler hangi mekanizma
ile oluşur? Bitki ve hayvan yetiştiricileri, canlıların
değiştirilebilirliği konusunda etkileyici örnekleri biraraya
getirebilirler. Ama bir yetiştirici işe köpekle başladığında
sonuçta yine köpek elde etmektedir, farklı ve garip görünümlü
bir köpek bile olsa bu, sonuçta köpektir. Meyve sineği
meyve sineği olarak kalmakta, güller gül olarak kalmaktadır.109
Yazarlar kitaplarında bu konuyu bilimsel gözlem ve deneylere
bakarak araştırırlar. Vardıkları iki temel sonuç vardır:
1) Canlıların genlerine
bir dış müdahale olmadıkça, yeni genetik bilgi edinmeleri
mümkün değildir. Bu nedenle, genlere bir müdahale olmadıkça,
doğada asla yeni biyolojik bilgi ortaya çıkmaz. Yani yeni
canlı kategorileri, yeni organlar, yeni yapılar doğmaz.
Doğal yollarla sadece belirli bir tür içinde "genetik varyasyon"
oluşur. Bunlar da kısa boylu, uzun boylu, az tüylü, çok
tüylü köpek cinsleri ortaya çıkması gibi "sınırlı değişim"lerdir.
İsterse milyarlarca yıl geçsin, bu değişimlerin yeni canlı
türleri ve daha üst kategoriler (sınıflar, aileler, takımlar,
filumlar) oluşturması imkansızdır.
2) Doğada canlıların genlerine
dış müdahale, sadece mutasyonlar yoluyla olur. Ama mutasyonlar
da, hiçbir zaman, "yapıcı" etki sağlamazlar. Yeni genetik
bilgi oluşturmazlar; etkileri sadece genetik bilgiyi tahrip
etmektir.
Dolayısıyla;
Darwin'in sandığı gibi, doğal seleksiyon yoluyla "türlerin
kökeni"nin açıklanması imkansızdır. Köpekleri ne kadar "seleksiyona"
tabi tutarsak tutalım hep köpek olarak kaldıklarına göre,
onların geçmişte aslında balık veya bakteri olduklarını
iddia etmenin hiçbir mantığı yoktur.
Peki "genlere dış müdahale" seçeneği, yani mutasyonlar
dikkate alınırsa?
Darwinist teori 1930'lardan bu yana bu seçeneğe bel bağlamaktadır
ve bu nedenle de teorinin adı neo-Darwinizm olarak değişmiştir.
Ne var ki mutasyonlar da teoriyi kurtaramamaktadır. Bu önemli
konuyu, ayrıca incelemek yerinde olacaktır.
Galapagos'taki Değişim Nereye Kadar?
Darwin'in Galapagos adalarında gördüğü farklı
ispinozlar da bir varyasyon örneğidir ve diğerlerinde olduğu
gibi kesinlikle evrime bir delil oluşturmazlar. Son yıllarda
yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in teorisinin öngördüğü
gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını ortaya koymuştur.
Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak belirlediği farklı ispinoz
tiplerinin çoğu, aslında birbirleri ile çiftleşebilen, yani
aynı türün üyeleri olan varyasyonlardır. Bilimsel gözlemler,
hemen her evrimci kaynakta anlatılan "ispinoz gagaları" örneğinin,
gerçekte bir "varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim teorisine
delil oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos Adaları'na
"Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak" için giden ve adalardaki
ispinoz türlerini uzun yıllar boyunca gözlemleyen Peter ve
Rosemary Grant'in ünlü çalışmaları, adada bir "evrim" yaşanmadığını
belgelemekten başka bir sonuç vermemiştir.110
Mutasyonlar Ne İşe Yarar?
Genetik bilgi son derece komplekstir. Hem genlerde saklanan
bilginin kendisi komplekstir, hem de bu bilgiyi kodlayan,
okuyan ve buna göre üretim yapan moleküler makineler...
Bu sisteme isabet edecek olan rastlantısal bir etki, yani
bir kaza, hiçbir şekilde genetik bilgi artışı sağlamaz.
şeklinde anlatalım.
Dört kanatlı mutant meyve sineklerinin
ekstra kanatları, uçuş kaslarından yoksundur; bu
nedenle gelişim değil sakatlık örneğidirler. |
Mutasyon, bilgisayar yazılımı ile uğraşan
bir programcının klavyesinin üzerine rastgele bir kitap
düşmesi ve bu kitabın bazı tuşlara çarparak yazılımın içine
rastgele harfler ve rakamlar eklemesi gibi bir şeydir. Böyle
bir kaza nasıl bilgisayar yazılımını geliştirmez, aksine
bozarsa, mutasyonlar da insanın genetik kodunu bozarlar.
Lester ve Bohlin'in Natural Limits to Biological Change
(Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında
belirttikleri gibi; "mutasyonlar DNA replikasyonunun
hassas mekanizmasında meydana gelen hatalardır" ve dolayısıyla
"mutasyonlar, aynen genetik varyasyon ve rekombinasyon gibi
kendi başlarına büyük evrimsel değişim meydana getiremezler."111
Mantıksal olarak beklenebilecek olan bu sonuç, 20. yüzyıl
boyunca yapılan tüm deney ve gözlemler tarafından da doğrulanmıştır.
Hiçbir canlıda genetik bilgisini geliştirerek köklü bir
değişim meydana getiren bir mutasyon gözlemlenmemiştir.
Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi
Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, evrim teorisini kabul etmesine
rağmen, mutasyonların "yalnızca kalıtsal değişkenler
olduğunu, merkez noktaya bağlı olarak sağa sola hareket
eden bir sarkaç pozisyonunda olduklarını, ama hiçbir zaman
evrimsel etkisi olan bir sonuç olmadıklarını… sadece
daha önceden var olanı bir çeşit değişime uğrattıklarını"112
söyler.
Dr. Grassé evrim konusundaki problemin
"bazı çağdaş biyologların mutasyonu görür görmez evrimden
bahsetmeye başlamalarından kaynaklandığını" söyler.
Ona göre bu kanı "gerçeklerle uyuşmaz; çünkü ne kadar
çok sayıda olurlarsa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir
evrim meydana getirmezler."113
Canlıların yapılarına, özelliklerine
ait her türlü bilginin şifreli olarak saklı bulunduğu
genler, mutasyonlar sonucunda bozulmaya uğrarlar;
dolayısıyla canlıların varoluşlarında herhangi bir
katkılarının olması söz konusu değildir. Mutasyonun
tahrip edici, bozucu etkileri yandaki resimde açıkça
görülmektedir. |
Türlerin mutasyonlarla yeni genetik bilgi kazanamayacakları
konusunda verilebilecek en güzel örnek meyve sinekleri ile
ilgilidir. Meyve sinekleri üzerinde yapılan mutasyonlar, doğadaki
canlılara değişimin değil, bir dengenin hakim olduğunu göstermiştir.
Meyve sineği gebelik süresi çok kısa (12 gün) olduğu için
uzun yıllardır mutasyon deneylerinin gözde deneği olmuştur.
Bu deneylerde sineğin mutasyon oranını 15.000 kez artırmak
için röntgen ışınları kullanılmıştır. Bilim adamları meyve
sineğinin doğal şartlar altında milyonlarca yılda maruz kalacağı
mutasyon sayısını kısa bir süre içinde gerçekleştirerek gözlemleyebilmişlerdir.
Bu kadar hızlı mutasyonlardan sonra elde edilen hiçbir yeni
tür yoktur. Bilim adamları yine meyve sineğinden başka bir
şey elde edememişlerdir.
Meyve sineklerindeki sözde "faydalı mutasyon"lara
örnek verilen klasik vaka, dört kanatlı mutantlardır. Meyve
sinekleri normalde iki kanatlıdır, ancak bazı mutantların
dört kanada sahip olduğu gözlemlenmiştir. Darwinist literatür
bu örneği "gelişim" olarak sunar. Oysa Jonathan Wells'in
Evrimin İkonları adlı kitabında detaylı olarak
açıkladığı gibi, bu çok yanlış bir yorumdur. Söz konusu
ekstra kanatlar uçuş kaslarından yoksundur ve dolayısıyla
mutant sineklere avantaj değil dezavantaj getirmektedirler.
Nitekim bu mutantların hiçbiri laboratuvar dışında yaşamamıştır.114
Tüm bunlara rağmen evrimciler nadir de olsa "faydalı mutasyonlar"
yaşandığını ve bunların doğal seleksiyon tarafından seçildiğini
ve böylece yeni biyolojik yapıların ortaya çıktığını ileri
sürerler. Oysa burada çok önemli bir yanılgı vardır. Bir
mutasyon kesinlikle "genetik bilgi artışı" meydana getirmez
ve dolayısıyla evrim sağlamaz. Lester ve Bohlin bu konuyu
şöyle açıklarlar:
(Mutasyonlar)... zaten var olanı modifiye
ederler, çoğunlukla anlamsız ve yok edici bir şekilde.
Bu, faydalı mutasyonların hiçbir zaman var olmadığı anlamına
gelmez; pek muhtemel olmasa da, yine de oluşabilirler.
Faydalı bir mutasyon, basitçe, bu mutasyona sahip olanların,
kendi soylarını daha sonraki nesillere mutasyona sahip
olmayanlardan daha çok aktarmalarını sağlayandır... Ama
bu mutasyonların bir organizmayı bir diğerine dönüştürmekle
hiçbir ilgisi yoktur...
Bu açıdan Darwin Maderia'da yaşayan kanatsız böceklere
dikkat çekmiştir. Rüzgarlı bir adada yaşayan böcekler
için, kanatlar kesin bir dezavantaj olabilir. Uçuşun kaybolmasına
neden olan mutasyonlar ise kesinlikle yararlı olacaktır.
Aynı durum görme yeteneği olmayan mağara balıkları için
geçerlidir. Gözler yaralanmaya çok açıktır ve tamamen
karanlık bir ortamda yaşayan canlılar, gözlerini yok ederek
yaralanma ihtimallerini sıfıra indiren bir mutasyondan
fayda göreceklerdir. Bu mutasyonlar etkili ve yararlı
bir değişim oluştursalar da, önemli olan bir nokta vardır
ki, bunlar her zaman bir kayıp meydana getirmektedirler,
kazanç değil. Hiçbir zaman, daha önceden gözlere veya
kanatlara sahip olmayan türlerde bunların üretildiğini
gözlemlemiyoruz.115
Dolayısıyla yazarların vardıkları sonuç şudur: "Toplamda,
mutasyonlar daimi bir genetik bozulma ve dejenerasyon nedeni
olarak işlev görürler."
Etkileri hep "genetik bilgi kaybı" olan mutasyonların,
doğadaki milyonlarca farklı canlı türünün olağanüstü derecede
kompleks genetik kodlarını ürettiklerine inanmak ise, klavyelerin
üzerlerine düşen kitapların, milyonlarca ansiklopedi yazdığına
inanmak gibidir. Yani saçmadır, akıl dışıdır. Paris Üniversitesi
Tıp Fakültesinde bölüm başkanlığı yapan ve bilime katkıları
nedeniyle Bronz Yıldız Madalya ve Croix de Guerre Şeref
Nişanı'na layık görülen Dr. Merle d'Aubigne, bu konuda şu
önemli yorumu yapar:
Kişisel olarak ben, yaşam koşullarındaki
değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun beynin,
ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta eklem ve kasların
karmaşık ve rasyonel düzenini açıklayabileceği fikrini
tatmin edici bulmuyorum. Akıl sahibi ya da düzenleyici
bir güç olduğu fikrinden nasıl kaçınılabilir ki? 116
Kısacası mutasyonlar da Darwin'in meselesine, yani "türlerin
kökeni"ne bir açıklama getirmemektedir. Avusturyalı evrimci
biyolog Gerhard Müller bu çözümsüz durumu, "yeni morfolojik
karakterlerin kökeni, çağdaş sentetik (neo-Darwinist) teori
tarafından hala açıklanabilmiş değildir" şeklinde ifade
etmektedir.
Neo-Darwinizm'in öne sürülen iki mekanizmasının, yani doğal
seleksiyon ve mutasyonun canlıların kökenini açıklaması
mümkün değildir. Çünkü doğal seleksiyon genetik bilgi üretmez;
sadece var olan bilgiyi seçer. Mutasyonlar da genetik bilgi
üretmez; bu bilgiyi en iyi ihtimalle etkilemez, çoğu zaman
tahrip ederler. Genetik bilginin -ve dolayısıyla yaşamın-
kökeninin bu bilinçsiz doğa mekanizmaları olmadığı açıktır.
Bu köken, Dr. Merle d'Aubigne'nin de ifade ettiği gibi,
"akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç"tür. Bu güç sonsuz
akıl, ilim ve kudret sahibi Yüce Allah'tır. Allah Kuran'da
şöyle buyurmaktadır:
Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek
olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde
en Yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 27)
Darwinizm, bu gerçeği inkar etmeye çalışmış, ama başaramamış
köhne bir teori olarak tarihe geçecektir.
"İşte Öylesine Hikayeler"in Sonu
Darwin, "türlerin kökeni"ni ele
almaya çalışmasına rağmen, açıklayamadı. Türlerin
kökeni Darwinizm açısından çözümsüzdür. |
Buraya kadar evrim teorisinin türlerin
kökenini açıklama çabasının tamamen çıkmazda olduğunu inceledik.
Bu çıkmaz son yıllarda evrimciler tarafından da açıklıkla
itiraf edilmektedir. Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz
ve Raff, Developmental Biology dergisinde yayınlanan
1996 tarihli bir makalelerinde, "türlerin
kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam
etmektedir" diyerek durumu özetlerler.117
Ama kamuoyu bu durumdan pek haberdar edilmez. Darwinist
sistem, sokaktaki insanın "türlerin kökeninin Darwinizm
açısından çözümsüz kaldığını" bilmesini tercih etmez. Bunun
yerine, medya ve ders kitapları gibi kanallar aracılığıyla,
insanlara evrim masalları anlatılır. Bilim dünyasında "işte
öylesine hikayeler" (just-so stories) denen bu masallar,
evrim teorisine inanan pek çok insanın da başta gelen motivasyon
kaynağıdır.
Bu "işte öylesine hikayeler"in çok ünlülerinden birini
özetle anlatalım. Hemen her evrimci kaynakta ufak tefek
farklılıklarla rastlayabileceğiniz bu hikaye, insanın nasıl
olup da "ayağa kalktığı" ile ilgilidir:
İnsanların ataları olan insanımsı maymunlar, Afrika'nın
ormanlarında, ağaçlarda yaşıyorlardı. İskeletleri eğikti,
elleri ve ayakları ağaçları tutmaya uygundu. Sonra bir
zaman Afrika'da ormanlık alanlar azaldı ve insanımsılar
savanlara doğru göç ettiler. Savanlarda yüksek otların
arasında etrafı görebilmek için dik durmak, yani ayağa
kalkmak gerekiyordu. Böylece atalarımız ayağa kalktılar,
dik yürümeye başladılar. Elleri ise boşta kaldı. Bunun
sonucunda ellerini kullanmaya başladılar. Ellerini alet
yapımında kullandıkça, zekaları da gelişti. Böylece insan
oldular.
Bu gibi hikayelere evrimci gazetelerde ve dergilerde sıkça
rastlayabilirsiniz. Evrim teorisine inanan ve konu hakkında
bilgisiz ya da yüzeysel bilgiye sahip muhabirler, bu hikayeleri
okuyucularına sözde bilimsel birer gerçek gibi anlatmayı
adeta kendilerine görev edinmişledir. Oysa giderek daha
fazla bilim adamı bu hikayelerin hiçbir bilimsel değer taşımadığını
kabul ve ilan etmektedir. Londra'daki İngiliz Doğa Tarihi
Müzesi'nde uzun yıllar üst düzey paleontolog olarak çalışan
Dr. Collin Patterson, şöyle yazmıştır:
Bir formun bir diğerine nasıl dönüştüğüne
dair hikayeler yazmak ve bu dönüşümün aşamalarının doğal
seleksiyon tarafından nasıl seçildiğine dair nedenler
bulmak kolaydır. Ama bu hikayeler bilimin bir parçası
değildir, çünkü onları test etmenin hiçbir yöntemi yoktur.118
Evrimci paleontolog T. S. Kemp ise, 1999 basımı Fossils
and Evolution (Fosiller ve Evrim) adlı kitabında "işte
öylesine hikayeler"in bilimsel değersizliğini "kuşların evrimi"
konusunda yazılmış olanlarını ele alarak şöyle açıklar:
Kuşların kökeni hakkında bir senaryo,
Geç Jurasik döneminde, küçük, hafif iki ayaklı dinozorlar
üzerinde, gittikçe daha arboreal (ağaçlarda yaşamaya yönelik)
bir adaptasyonu kayıran bir seleksiyon olduğu şeklindedir.
Ağaçlarda yaşamak, onların yırtıcılardan kaçma yeteneklerini
artırmış ve yeni besin kaynakları bulmalarını sağlamıştır.
İlave seleksiyon baskıları sırasıyla sıçramayı, süzülmeyi
ve sonuçta daldan dala ve ağaçtan ağaca güçlü şekilde
uçmayı zorlamıştır. Bu ara formlar, onların yaşadıkları
ekolojik koşullar ve maruz kaldıkları selektif güçler
hakkındaki varsayımların hiçbiri ampirik (bulgusal) olarak
test edilemez. Sonuç şudur ki bu evrimsel senaryo, eleştirel
olarak ifade edersek, bir "işte öylesine hikaye"dir.119
Patterson'ın veya Kemp'in ifade ettiği husus, yani söz
konusu "işte öylesine hikayeler"in test edilemeyecekleri
ve dolayısıyla bilimsel bir değer taşımadıkları, meselenin
bir yönüdür. İkinci ve belki de daha da önemli yönü ise,
bu hikayelerin aynı zamanda gerçekleşmesi imkansız saçmalıklar
oluşudur. Yani bu hikayeler bilimsel olmayışlarının ötesinde,
zaten mümkün de değildirler.
Bunu açıklamak için, yine insanın evrimi konusunda az önce
aktardığımız "ayağa kalkan insanımsılar" hikayesini ele
alalım.
Bundan 150 yıl önce Jean Baptiste Lamarck, döneminin geri
kalmış bilim düzeyiyle böyle bir hikaye öne sürmüştür. Oysa
modern genetik göstermiştir ki, yaşam sırasında kazanılan
özellik sonraki nesle aktarılmaz. Bunun üstteki hikayeyle
ilgisi şudur: Hikayede, insanın sözde atalarının, yaşam
sırasında kazandıkları özelliklerle evrimleştikleri varsayımı
egemendir. İnsanların "otlar arasında etrafı görebilmek
için ayağa kalktıkları ve elleri boşta olduğu için bunları
kullandıkları ve böylece zekalarının geliştiği iddia edilmektedir.
Bu, tamamen bilim ve akıldışı bir iddiadır. Böyle bir olay
hiç yaşanmamıştır. Ayrıca bir canlının dik durmaya çalışarak
veya el aletleri kullanarak birtakım özellikler elde etmesi
mümkün değildir. Elde ettiğini kabul etsek bile (ki bu bilimsel
olarak imkansızdır), bu özellikleri sonraki nesle aktarması
mümkün değildir. Dolayısıyla bir maymun kendini zorlayarak
iskeletini "dikleştirse" bile, bu özellik sonraki nesle
geçmez ve dolayısıyla bir "evrim" gerçekleşmez.
Peki nasıl olmaktadır da bir yüzyılı aşkın bir süredir
çürümüş olan Lamarckist mantıklar hala topluma empoze edilmeye
çalışılmaktadır?
Lamarck'ın yanlış tezi bilimsel
olarak çürütülmüştür ancak buna rağmen hala kitlelerin
zihnine işlenmeye çalışılmaktadır. |
Evrimciler, bu "işte öylesine hikayeler"in, yaşanan asıl
biyolojik evrim sürecinin bir özeti olduğunu söylerler.
Onlara göre "ihtiyaçlar evrim doğurmaz"; ama "ihtiyaçlar
doğal seleksiyonu belirli bir yönde yönlendirir, bu da o
yönde sonuç veren mutasyonları seçtirir." Yani, "insanımsılar
ayağa kalktı" dediklerinde, aslında "insanımsıların ayağa
kalkması avantajlı olacaktı, işte tam bu dönemde onlara
isabet eden bir mutasyon iskeletlerini dikleştirdi, dikleşenler
de doğal seçilimle seçildi" demiş olurlar.
Bir başka deyişle, "işte öylesine hikayeler"de, hikayenin
mutasyonla ilgili kısmının bilimsel açıklaması tamamen göz
ardı edilmektedir. Çünkü bu kısım ele alınıp incelendiğinde,
ortaya bilimsellikten uzak batıl bir inanç çıkacaktır.
Evrimcilerin mutasyonla ilgili "işte öylesine hikayeleri"nde
bir canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, hangi durum onu daha "avantajlı"
hale getiriyorsa, o ihtiyacını karşılayacak, o durumu sağlayacak
bir mutasyonun mutlaka meydana geleceği varsayılmaktadır.
Üstelik bugüne kadar genetik bilgiyi geliştiren tek bir
mutasyon bile gözlemlenmemişken...
Bu senaryoya inanmak, canlılara, her ihtiyaç duydukları
şeyi sağlayan sihirli bir değneğe inanmak gibi bir şeydir.
Batıl inançtır.
Bu çok önemli gerçeği teşhis edenlerden biri, evrim teorisine
prensipte inanmasına rağmen Darwinizm'e şiddetle karşı çıkan,
Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız
zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé mutasyonlar hakkındaki
garip Darwinist inancı şöyle tarif etmektedir:
Mutasyonların havyanların ve bitkilerin
ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten
çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek
bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması
gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır.
Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz
derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir.
Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu
işin içine dahil edilmemelidir.120
Kısacası Darwinizm hayal kurmaktır. Bilimle ilgisi yoktur.
Tüm dünyaya bilimsel gerçekler gibi anlatılan "işte öylesine
hikayeler"in ise, en ufak bir bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
Tüm bu hikayelerin ortak özelliği, canlıların belirli bir
ihtiyacının tanımlanması ve sonra da bu ihtiyacın mutasyonlar
tarafından karşılanmış olduğunun varsayılmasıdır. Söz konusu
ihtiyaç evrimciler tarafından "evrimsel baskı" olarak nitelenir.
(Örneğin savanların yüksek otları arasında ayağa kalkma
ihtiyacı, "evrimsel bir baskı"dır.)
"Gerekli mutasyonların kullanıma hazır olduğunu varsaymak"
ise, sadece Darwinizm'e körü körüne inanmakla mümkün olabilir.
Böylesine körü körüne bir dogmatizme kapılmayan herkes,
"işte öylesine hikayeler"in bilimle ilgisi olmayan uydurmalar
olduğunu görecektir.
Nitekim "işte öylesine hikayeler"in içyüzünü
artık evrimci bilim adamları da yüksek sesle ifade etmeye
başlamış durumdalar. Bunun yeni bir örneği, New York
Times'da yayınlanan tipik bir "işte öylesine hikaye"
üzerine Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Antropoloji bölümü başkanı
Ian Tattersall'un yaptığı yorum oldu. New York Times'da
yayınlanan haberde, "İnsanlar evrim sürecinde neden tüylerini
yitirdiler?" diye soruluyor ve buna dair anlatılan çeşitli
avantajlılık senaryoları aktarılıyordu. Tattersall ise şöyle
diyordu: "Tüy kaybının avantajlarına dair her türden
fikir mevcut, ama bunların tümü 'işte öylesine hikayeler'."121
Mutasyon ürünü olan sakat
eller. |
Ünlü Nature dergisinin bilim editörü ve evrim konusundaki
pek çok makale ve kitabın yazarı Henry Gee, bir evrimci olmasına
rağmen, bir organın kökenini onun yararlarından bahsederek
açıklamaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu 1999 basımı
kitabında şöyle açıklıyordu:
... Burunlarımız gözlük taşımak için
yapılmıştır, dolayısıyla gözlüklerimiz vardır. Evet, evrimci
biyologlar herhangi bir yapıyı onun mevcut yararından
söz ederek açıklamaya çalıştıklarında bu mantığı kullanmış
oluyorlar. Oysa söz konusu mevcut yarar, bize o yapının
nasıl evrildiği hatta o yapının evrimsel tarihinin onun
şeklini ve özelliklerini etkileyip etkilemediği konusunda
hiçbir şey söylemez.122
Bu açıklamalar çok önemlidir. Çünkü muhtemelen bundan sonra
da başta bir kısım medya olmak üzere evrimci kaynaklarda
"işte öylesine hikayeler"e rastlayabilirsiniz. Bunların
hiçbir kanıtı olmayan içi boş masallar olduğuna dikkat etmek
gerekir. Bu hikayelerin oluşturulmasında hep aynı yöntem
izlenir. Önce bir canlıya ait bir özelliğin avantajlı yönü
veya yönleri tarif edilir. Sonra bu avantajın nasıl evrimleşmiş
olabileceğine dair bir senaryo uydurulur. Elbette bu şekilde
üretilecek evrimci tezlerin pratikte bir sınırı yoktur.
"Filin hortumu yerden yiyecek toplamada avantaj sağlar o
halde filin hortumu yerden yiyecek toplamak için evrimleşmiştir"
veya "zürafanın boynu yüksekteki dallara ulaşmasını mümkün
kılar o halde zürafanın boynu yüksekteki yapraklara uzanmak
için evrimleşmiştir" gibi… Bunlara inanmak, doğada
canlıların her ihtiyacını karşılayan bir "sihirli evrim
değneği" olduğuna inanmaktır. Yani hurafeye inanmaktır.
Bu hurafenin içyüzü ise her geçen gün biraz daha ortaya
çıkmaktadır.
Bölüm başından bu yana incelediklerimize bakarak diyebiliriz
ki; "Türlerin Kökeni"nin rastlantısal bir evrim süreci olduğu
iddiası, Darwin'in 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde
yaptığı yanlış çıkarımların bir sonucudur. 20. yüzyıl boyunca
yapılan tüm gözlem ve deneyler, doğada yeni türler ve daha
üst kategoriler üreten bir mekanizma olmadığını göstermiştir.
Bilim, Darwinist yanılgıyı yıkmıştır. Ve türlerin gerçek
kökeninin "bilinçli tasarım" (yani yaratılış) olduğu, tüm
canlıları üstün ilim sahibi Yüce Allah'ın yarattığı gerçeği
açığa çıkmıştır. |