Fosil
bilimi Darwin'den çok daha önce gelişti. Bu bilimin, yani
paleontolojinin kurucusu, Fransız zoolog Baron Georges Cuvier
(1769-1832) idi. Cuvier, Britannica'nın ifadesiyle,
"fosilleri ilk kez zoolojik bir sınıflandırmaya sokmuş,
kaya tabakaları ve fosil kalıntıları arasındaki ilişkiyi
göstermiş ve ayrıca yaptığı karşılaştırmalı anatomi çalışmaları
ve fosil rekonstrüksiyonları ile, fonksiyonel ve anatomik
ilişkileri göstermişti." 18
Cuvier'nin önemli bir özelliği ise, onun
döneminde Lamarck tarafından dile getirilen evrim teorisine
karşı çıkması ve canlı gruplarının ayrı ayrı yaratıldıklarını
savunmasıydı. Hayvan anatomilerindeki detaylı ve hassas
tasarıma dikkat çeken Cuvier, bu tasarımların rastgele değişimlere
izin vermeyeceğini açıklamıştı. Ona göre, "türler hem fonksiyon
hem de yapı itibarıyla o denli iyi koordine olmuşlardı ki,
büyük değişimlerde hayatta kalamazlardı... Her tür kendi
özel amacı ve her organ kendi özel fonksiyonu için yaratılmıştı."19
Charles Darwin ise fosillere farklı bir yorum getirdi.
Ona göre geçmişte dünya üzerinde tek bir ortak atadan diğer
canlı türlerini kademeli olarak türeten bir evrim süreci
yaşanmıştı ve fosiller bu sürecin kanıtlarıydılar.
Darwin böyle bir yorum getirmişti, ama bu yorum bir kanıta
dayanmıyordu. Aksine, Darwin zamanında elde bulunan fosiller
hiç de evrim göstermiyordu. Soyu tükenmiş farklı canlılara
ait kalıntılar vardı, ama bu kalıntılar Darwin'in teorisinin
gerektirdiği gibi birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı
durmuyorlardı. Bilinen her fosil, bilinen her canlı gibi,
kendine has özelliklere sahipti. Doğa tarihi, doğanın şu
anki durumu gibi, birbirine çok benzeyen ve yakın türlere
değil, birbirlerinden çok farklı ve aralarında büyük yapısal
farklılıklar bulunan gruplara ayrılmıştı.
Fosil biliminin kurucusu olan Cuvier,
yaratılışı savunmuş ve evrimin imkansız olduğunu
açıklamıştı. |
Bu nedenle Darwin, fosilleri teorisi için bir delil olarak
kullanamadı. Aksine, teorisi için sorun oluşturan bu önemli
meseleyi kitabında "tevil etmeye" (yani bahaneler öne sürerek
bu sorundan kurtulmaya) çalıştı. Kitabının "Difficulties
on Theory" (Teorinin Zorlukları) başlıklı bölümünde bu konuya
yer ayırdı. Bununla beraber, "On the Imperfection of the
Geological Record" (Jeolojik Kayıtların Yetersizliği) başlıklı
ve sırf fosiller ve ara formların yokluğu konusunu ele alan
bir bölüm daha ekledi kitabına.
Ancak kitabın her iki bölümünde de Darwin'in sorunu çok
açık bir şekilde görülüyordu. Teorisi, canlı türlerinin
çok küçük ve uzun vadeli kademeli değişimlerle ortaya çıktıkları
iddiası üzerine kuruluydu. Eğer bu doğru olsaydı, o zaman
her türü bir diğerine bağlayan ara formlar yaşamış olmalı
ve bunların izlerine de fosil kayıtlarında rastlanmalıydı.
Ama fosil kayıtları hiçbir "ara form" göstermiyordu.
Darwin sonuçta bu büyük sorunu geleceğe havale etmek durumunda
kaldı. Zaten fosil sorununu ele almak için yazdığı bölümün
başlığı -"On the Imperfection of the Geological Record"
(Jeolojik Kayıtların Yetersizliği)- bunu açıkça gösteriyordu.
Darwin'e göre sorun fosil kayıtlarının yetersiz olmasıydı.
Yeni fosiller bulundukça, teorisini destekleyen kanıtlar
geleceğine kesin gözüyle bakıyordu. Şöyle yazmıştı:
Jeolojinin sözünü ettiğim gibi kademeli
bir organik zincir açığa çıkarmadığı kesin; ve bu, belki
de, benim teorime karşı öne sürülebilecek en bariz ve
en büyük itiraz. Açıklamanın, jeolojik kayıtların olağanüstü
derece yetersiz oluşunda yattığına inanıyorum. 20
Archaeopteryx'in evrimcilerce iddia
edildiği gibi "ilkel bir kuş" olmadığı, kusursuz
bir uçuş yeteneğine sahip olduğu artık biliniyor.
|
O zamanlar Darwin'in bu kehaneti bazılarına inandırıcı gelmişti.
Sayıları giderek artan Darwinistler yeryüzünü kazarak fosil
kayıtlarını genişletmeye ve "kayıp" sandıkları ara formları
aramaya başladılar. Onları heyecanlandıracak bazı bulgular
da elde edildi... Ama bu heyecanlarının boşuna olduğu zamanla
anlaşılacaktı.
Evrimciler adına heyecanlandırıcı bulgulardan biri, Archaeopteryx
adı verilen bir kuş fosiliydi. 1860 yılında Almanya'nın
Solnhofen kasabası yakınlarında bulunan bu fosil, bir kuşa
ait olmasına karşın bazı özgün özellikler içeriyordu. Ağzında
dişlerin, kanatlarında pençe benzeri tırnakların var olması
ve uzun kuyruğu, fosilin bu açılardan sürüngenlere benzetilmesine
neden oldu. Bu ise Darwinistler için bulunmaz bir fırsattı.
Darwin'in en ateşli savunucusu olarak bilinen Thomas Huxley,
Archaeopteryx'i yarı sürüngen-yarı kuş bir canlı
ilan etti. Kanatlarının uçuşa elverişli olmadığı ve dolayısıyla
canlının "ilkel bir kuş" olduğu yönündeki yorum, giderek
büyük bir popülarite kazandı ve 20. yüzyıl boyunca da sürecek
olan Archaeopteryx efsanesi doğmuş oldu.
Ancak bu efsanenin çok yüzeysel olduğu; canlının "ilkel
kuş" olmadığı; aksine iskelet ve tüy yapısının uçmaya son
derece elverişli olduğu; sürüngenlere benzetilen özelliklerinin
tarihte yaşamış ve hatta günümüzde yaşayan diğer bazı kuşlarda
da bulunduğu zamanla ortaya çıkacaktı.
Söz konusu bulgular sonucunda "tüm zamanların
en ünlü ara form adayı" sayılabilecek Archaeopteryx
hakkındaki evrimci spekülasyonlar günümüzde büyük ölçüde
dinmiş durumdadır. Ornitoloji (kuş bilimi) uzmanı olan Kuzey
Carolina Üniversitesi Biyoloji Bölümü profesörü Alan Feduccia'nın
belirttiği gibi "Archaeopteryx'in çeşitli anatomik
özelliklerini inceleyen yeni araştırmacıların pek çoğu,
bu canlının daha önce hayal edilenden çok daha kuş-benzeri
olduğunu göstermiştir". Archaeopteryx hakkında
çizilen "yarı sürüngen canlı" portresinin ise yanlışlığı
ortaya çıkmıştır; yine Feduccia'ya göre "Archaeopteryx'in
theropod dinozorlara olan benzerliği çok büyük ölçüde abartılmıştır."21 Kısacası Archaeopteryx'in günümüz
kuşlarından hiçbir farkının olmadığı anlaşılmıştır.
Darwin'in en ateşli savunucusu olarak
bilinen Thomas Huxley |
Archaeopteryx dahil olmak üzere- Darwin'den bu
yana geçen bir buçuk yüzyıl içinde hiçbir ara form bulunamadığını
açıkça söyleyebiliriz. Bu gerçek özellikle 70'li yıllardan
itibaren reddedilemez hale gelmiş ve evrim teorisine inanan
bazı paleontologlar tarafından da kabul edilmiştir. Bu paleontologlar
arasında en çok dikkati çeken isimler Stephen Jay Gould
ve Niles Eldredge'dir. "Sıçramalı evrim" (punctuated equilibrium)
adı altında farklı bir evrim modeli ileri süren bu ikili,
Darwinizm'in "kademeciliğinin" fosil kayıtları tarafından
çürütüldüğünü açıkça ve ısrarla dile getirmişlerdir. Gould
ve Eldredge'in detaylarıyla gösterdikleri gibi, farklı canlı
grupları fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmakta ve sonra
da yüzmilyonlarca yıl değişim geçirmeden kalmaktadırlar.
Eldredge, bir başka evrimci paleontolog olan Ian Tattersall
ile birlikte yazdığı bir kitapta şu önemli tespiti yapmıştır:
Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında
bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin'in
Türlerin Kökeni'ni yayınlamasından önce bile paleontologlar
tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin
bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri
kehanetinde bulunmuştur... Aradan geçen 120 yılı aşkın
süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar
sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin'in
bu kehanetini doğrulamayacağı açıkça görülür hale gelmiştir.
Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir
sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin
yanlış olduğunu göstermektedir. Türlerin şaşırtıcı bir
biçimde sabit oldukları ve uzun zaman dilimleri boyunca
hep statik kaldıkları yönündeki gözlem, "kral
çıplak" hikayesindeki tüm özellikleri barındırmaktadır:
Herkes bunu görmüş, ama görmezlikten gelmeyi
tercih etmiştir. Darwin'in öngördüğü tabloyu ısrarla
reddeden hırçın bir fosil kaydı ile karşı karşıya kalan paleontologlar,
bu gerçeğe açıkça yüz çevirmişlerdir.22
Üç evrimci biyoloğun ortaklaşa kaleme aldıkları 1988 basımı
Integrated Principles of Zoology (Zoolojinin Entegre
Prensipleri) adlı kitapta aynı gerçek şöyle açıklanır:
Pek çok tür milyonlarca yıl boyunca hiçbir
değişiklik geçirmeden kalmakta, sonra ani bir şekilde
yok olmakta ve onların yerine çok farklı formlar ortaya
çıkmaktadır. Dahası, çoğu hayvan grubu fosil kayıtlarında,
tamamen şekillenmiş biçimde, aniden ortaya çıkmaktadırlar
ve onların ataları sayılabilecek bir gruptan yana keşfedilmiş
hiçbir ara form fosili bulunamamaktadır.23
Archaeopteryx'e dair bir rekonstrüksiyon
çizim. |
Yeni bulgular, durumu Darwinizm lehine değiştirmemekte, aksine
daha da kötüleştirmektedir. Oxford Üniversitesi Zoolojik Kolleksiyonlar
Yöneticisi Tom Kemp, Fossils and Evolution (Fosiller
ve Evrim) isimli 1999 basımı kitabında bu durumu şöyle kabul
eder:
Yeni canlı kategorileri hemen hemen tüm
durumlarda fosil tabakalarında belirleyici karakteristikleri
zaten mevcut olarak ve bilinen atasal grupları olmaksızın
çıkar.24
Böylece, bir zamanlar Darwin'in teorisi lehinde bir kanıt
gibi algılanan fosil kayıtları, teorinin aleyhinde bir kanıt
haline gelmiştir. Bilinçli Tasarım hareketinin önde gelen
isimlerinden biri olan David Berlinski, durumu şöyle özetler:
Fosil mezarlığı boşluklarla doludur.
Hiçbir paleontolog da bunu reddetmemektedir. Bu basit
bir gerçektir. Darwin'in teorisi ile fosil kayıtları çelişkilidir.25
Bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri ise, Darwinist
"hayat ağacı"nın çöküşüdür.
Bir Zamanlar "Evrim Ağacı" Var Sanılıyordu
Darwinizm'in fosil kayıtlarından aldığı en yıkıcı darbe,
Kambriyen Devre ait fosillerin ortaya koyduğu tablodur.
Darwin, yeryüzündeki yaşamın tarihinin ilk başta tek bir
kökten çıkan, sonra giderek yavaş yavaş dallara ayrılan
bir ağaç olarak şematize edilebileceğini düşünmüştü. Türlerin
Kökeni'nde de bu görüşü yansıtan bir şema yer alıyordu.
Bu şemayla birlikte insanların zihnine yerleşen "evrim ağacı"
kavramı zamanla Darwinizm'in en önemli efsanelerinden biri
haline geldi. Binlerce ders kitabı, bilimsel kitap, dergi
veya gazete, "evrim ağacı"nın farklı versiyonlarını yayınladı.
Canlıların ortak bir kökenden küçük rastlantısal değişimlerle
türedikleri fikri, "evrim ağacı" şemaları ile insanlara
empoze edildi.
Oysa gerçekler çok farklıydı.
Bunun anlaşılması, en açık olarak "Kambriyen Patlaması"nın
keşfedilmesiyle oldu.
Bu keşfin hikayesini öğrenmek için 20. yüzyılın başlarına,
1909 yılına gitmek gerekir. O yıl Charles D. Walcott adlı
bir paleontolog, Kanada'nın Rocky Mountains (Kayalık Dağlar)
bölgesinde araştırma yapmaya girişmişti. Walcott, Burgess
Pass denen bölgede son derece iyi korunmuş kaya katmanlarına
(İngilizce terimle "shale") rastladı. Burgess Yatağı'nda
(Burgess Shale) çok sayıda fosil bulunduğunu ve bunların
Kambriyen Devre ait olduğunu fark etmekte gecikmedi. Bundan
sonraki 4 yıl boyunca Burgess Shale bölgesinden 60 ila 80
bin fosili özenle topladı ve yaptığı bu detaylı çalışmayı
en ince ayrıntılarına kadar defterlerine not etti.
Walcott'un topladığı fosillerin çok şaşırtıcı bir özelliği
vardı: Karşısında, bugün yaşayan tüm filumlara ait canlıların
kalıntıları duruyordu. (Filum, hayvanlar aleminde canlıları
sınıflandırmak için kullanılan en büyük kategoridir. Hayvanlar
50'nin üzerine filuma ayrılırlar ve bu filumların hepsinin
kendine has vücut planları vardır. En çok bilinen filumlar
arasında; omurgalıları da içeren kordata, tüm böcekleri
içeren artropoda, tüm kabuklu yumuşak hayvanları içeren
molluska sayılabilir.)
Charles D. Walcott |
Walcott topladığı fosillerin hangi filumlara ait olduğuna
baktığında çok şaşırdı. Çünkü bulduğu fosil tabakası çok
eskiydi ve bundan daha eski tabakalarda kayda değer bir
yaşama rastlanmamıştı; ama bu tabakada bilinen filumların
neredeyse tamamına ait canlılar vardı. Dahası hiç bilinmeyen
filumlara ait fosiller de bulmuştu. Bu, hayvanlar alemindeki
tüm vücut tasarımlarının aynı jeolojik devirde, birarada
ortaya çıktıklarını gösteriyordu.
Bu ise Darwin'in teorisi için yıkıcı bir darbe oluşturuyordu.
Çünkü Darwin canlıların yavaş yavaş dallanan bir ağacın
kolları gibi geliştiğini ileri sürmüştü. Darwin'in kurguladığı
evrim ağacına göre, yeryüzünde ilk başta tek bir filum olmalı,
sonra uzun zaman dilimleri içinde farklı filumlar yavaş
yavaş ortaya çıkmalıydı. Oysa Walcott, tüm filumların aynı
anda ve aniden ortaya çıktıklarını gösteren kanıtlarla yüzyüzeydi.
Bu, "evrim ağacı"nın tepetaklak olması anlamına geliyordu.
Ancak teoriye yönelik bu büyük darbenin açığa çıkması için
70 yıl beklemek gerekecekti.
Günümüz süngerlerine benzeyen Metaldetes
fosili (en üstte)
Kambriyen döneminde sıkça rastlanan Wiwaxia fosili
(ortada)
Mobergella: Kambriyen dönemine ait bir kabuklu fosil
(altta)
Kambriyen dönemine (545-495 milyon yıl öncesine)
ait fosiller, canlıların yeryüzü katmanlarında -bir
evrim süreci geçirmeden- kompleks tasarımlarıyla
ortaya çıktıklarını gösterir. |
Çünkü Walcott, 4 yıl boyunca büyük bir titizlikle yürüttüğü
çalışmanın sonucunda, elde ettiği fosilleri bilim dünyasına
açmak yerine, gizlemeye karar verdi. Walcott Washington D.C.'deki
ünlü Smithsonian Müzesi'nin müdürüydü ve koyu bir Darwinistti.
Elde ettiği fosillerin evrim teorisine büyük bir sorun oluşturacağını
düşündüğü için, bunları açıklamak yerine, müzenin arşivlerine
kaldırdı. Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması,
ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi
sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda
şu yorumu yapar:
Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde
çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi.
Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen
Devri fosilleri Çin'de, Afrika'da, İngiliz Adaları'nda,
İsveç'te ayrıca Grönland'da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen
Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır.
Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün
olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.26
Marella: Hem yürüyebilen hem yüzebilen
bir eklembacaklıdır. (üstte)
Xystrşdura: Trilobitlerin bu türü çok sayıda lensten
oluşan kompleks gözlere sahiptir. (ortada)
Pikaia Bilinen en eski kordota fosili (altta)
Kambriyen Devirde tüm canlı filumlarının birarada
var olması, Darwinist soy ağacını temelinden yıkmaktadır.
|
70 yılı aşkın bir süre boyunca Smitsonian Müzesi'nde kapalı
kapılar ardında duran fosilleri bulan ve yeniden analiz
eden, paleontologlar Harry Whittington, Derek Briggs ve
Simon Conway Morris'ti. Bu bilim adamları, Walcott'un bulduğu
fosillerin en eski jeolojik devirlerden biri olan Kambriyen
Devrine ait olduğunu belirlediler. Bu devirde bu kadar farklı
canlıların bir anda ortaya çıkışına da "Kambriyen
Patlaması" adını verdiler. 1980'ler, Schroeder'in
de belirttiği gibi, aynı zamanda Burgess Shale'e benzeyen
iki yeni fosil bölgesinin daha keşfedildiği bir dönem oldu:
Kuzey Grönland'da Sirius Passet ve Güney Çin'de Chengjiang.
Tüm bu bölgelerde Kambriyen döneminde ortaya çıkan çok farklı
canlıların fosilleri bulundu. Chengjiang fosilleri bunların
arasında en eskileri ve en iyi korunmuşlarıydı ve ilk omurgalıları
da içeriyordu. 1999 yılında bulunan 530 milyon yıllık iki
balık fosili ise, Kambriyen'de omurgalılar dahil tüm vücut
yapılarının var olduğunu kanıtlayacaktı. Araştırmalar Kambriyen
Patlaması'nın jeolojik olarak çok kısa bir dönemi ifade
eden 10 milyon yıllık bir süre içinde gerçekleştiğini ortaya
koydu. Ve bu süre içinde aniden ortaya çıkan canlıların
hepsinde, daha önceleri var olan basit canlılarda hiç görülmeyen,
son derece kompleks organlar ve sistemler olduğu belirlendi.
Science dergisinde yayınlanan 2002 tarihli bir
makalede bu konuda şu bilgiler verilir:
Fosil kayıtlarına göre yeryüzünde yaşam
3.5 milyar yıl önce küçük fotosentetik bakterilerle başladı.
3 milyar yıla yakın süre, gezegen bakteri, plankton ve
mikroskobik deniz bitkilerinden daha büyük bir canlıya
sahip değildi. Sonra birdenbire, 540 milyon yıl kadar
önce, okyanusun karanlık derinliklerinde, çok zengin bir
hayvanlar topluluğu var oldu. Uzun dikenli solucanlardan
ağızları için yakalama kancaları bulunan beş gözlü yaratıklara
kadar, 10 milyon yıllık bir süre için -ki bu evrimsel
zaman açısından bir göz kırpması kadardır- okyanus zeminini
tamamen değiştirdiler. Bunlar havyanların bilinen tüm
büyük gruplarının ilk temsilcileriydiler ve hatta bazıları
sonradan yok olacak daha başka gruplara dahildiler.27
Evrimciler Kambriyen Patlaması'na karşı çeşitli açıklamalar
yapmaya çalışmaktadırlar, ama bunların hiçbiri ikna edici
değildir. Darwinizm'in Ara Formlar Çıkmazı adlı
kitabımızda da açıkladığımız gibi, Kambriyen sorunu karşısında
öne sürülen evrimci tezlerin hepsi çürüktür ve bunu evrimcilerin
kendi içlerindeki tartışmalar da açığa çıkarmaktadır. Ünlü
bilim dergisi Trends in Genetics (TIG), Şubat 1999
tarihli sayısında Burgess Shale'deki fosil bulgularının
evrim teorisine göre bir türlü açıklanamadığını ve "ileri
sürülen tezlerin ikna edici olmadığını" şöyle anlatır:
Kambriyen Devirde aniden ortaya
çıkan kompleks canlıları gösteren bir illüstrasyon.
|
Küçük bir mekanda bulunmuş olan bu fosillerin,
evrim biyolojisindeki bu büyük sorunla ilgili hararetli
tartışmanın tam merkezinde yer alması oldukça garip gözükebilir.
Fakat bu tartışmalara neden olan şey, Kambriyen Devrinde
yaşayan hayvanların fosil kayıtlarında şaşırtıcı bir bollukta
ve birdenbire belirmeleridir. Radyometrik tarihlendirmelerin
daha kesin sonuçları ya da giderek artan yeni fosil bulguları
ise, sadece bu biyolojik devrimin aniliğini ve alanını
keskinleştirmiştir. Yeryüzünün yaşam potasındaki bu değişimin
büyüklüğü bir açıklama gerektirmektedir. Şu ana kadar
birçok tez ileri sürülmüş olsa da, genel fikir hiçbirinin
ikna edici olmadığıdır.28
Amerikalı biyolog Jonathan Wells, Icons of Evolution adlı
kitabında durumu şöyle özetlemektedir:
Evrimin tüm ikonları içerisinde hayat
ağacı en yaygın olanıdır, çünkü ortak bir atadan türeme,
Darwin'in teorisinin temelidir... Ama Darwin biliyordu
ki -ve bilim adamları da yakın zaman önce kabul ettiler
ki- erken zamanların fosil kayıtları evrim ağacını başaşağı
çevirmektedir. On yıl kadar önce, moleküler kanıtların
bu ağacı kurtarması umuluyordu, ama yeni bulgular bu umudu
da yıkmıştır. Bunu ders kitaplarını okuyarak öğrenemezsiniz
belki, ama Darwin'in hayat ağacı bugün tepetaklak olmuş
durumdadır.29
İşte bu nedenle diyebiliriz ki;
Bir zamanlar Darwinizm vardı. Bazıları, bu teorinin fosiller
tarafından desteklendiğini zannediyordu. Oysa fosil kayıtları
bunun tam tersini söylüyordu. Şimdi ise Darwinizm çökmüştür.
Fosillerin, yeryüzünde yaşamın evrimle değil, aniden ortaya
çıktığını gösterdiği anlaşılmıştır.
Aniden ortaya çıkışın anlamı ise "yaratılış"tır. Allah
tüm canlıları eksiksiz bir şekilde, yoktan yaratmıştır.
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin)
yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca
"OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Yüz Milyonlarca Sene Evvel Yaşamış
Kompleks Canlılara Ait Fosiller Evrim İddialarına Yalanlıyor!
Ordovisyen dönemine (495-440
milyon yıl öncesine) ait katmanlarda dahi rastlanan
deniz kestanesi fosili (sağda) ve günümüze ait bir
örneği. |
Sağda Jurasik dönemine (200-140
milyon yıl öncesine) ait bir tür karides fosili
görülmektedir ve bugünkü karidesler kadar eksiksiz
bir tasarıma sahiptir.
Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu önemli bir sonuç
"durağanlık"tır. Yüz milyonlarca yıllık fosiller
ile yaşayan örnekleri arasında hiçbir fark yoktur.
Hiçbir "evrim" yaşanmamıştır.
25 milyon yıllık kavak ağacına ait yaprak fosili,
günümüz kavak ağacının yapraklarından farksız. |
Karbonifer dönemine (354-292 milyon
yıl öncesine) ait bu köpek balığı fosili, köpek
balığının milyonlarca sene öncesinde de bugünkü
mükemmel haliyle var olduğunun bir göstergesidir.
Triasik dönemine (251-205 milyon yıl öncesine) ait
ginko ağacının yaprak fosili, günümüzdeki ginko
yaprakları ile aynıdır. Bu ve bunun gibi pek çok
fosil örneği canlıların birbirlerinden türedikleri
iddialarını çürütmektedir.. |
1) Günümüzde uçuş teknikleri açısından
bilim adamları için özel bir araştırma sahası oluşturan
yusufçuk, 140 milyon yıl öncesine ait fosilinde
de bugünkü mükemmel tasarımını sergilemektedir.
2) Miyosen dönemine (23.8-5.32 milyon yıl öncesine)
ait akçaağaç yaprağının fosili ve günümüze ait örneği
Miyosen dönemine ait yaprak fosilleri
3) Tomurcuklanan akçaağacın Miyosen dönemine ait
bir fosili.
Oligosen dönemine (33.7-23.8 milyon yıl öncesine)ait,
akçaağacın kanatlı meyvesinin bir fosili
4) Miyosen dönemine ait çiçek fosili
Günümüze ait çuha çiçeği. |
|