| Darwinizm,
yeryüzündeki tüm canlılığın, herhangi bir tasarım ya da
plan olmadan, rastlantılar sonucunda oluştuğu iddiasıdır.
Bu iddianın ilk halkasında ise, cansız maddenin içinde
ilk canlının ortaya çıkışı yer alır. Bu ilk canlının gerçekten
cansız maddeden tesadüfen oluşabileceği gösterilmelidir
ki, doğal bir "evrim süreci" olup olamayacağı tartışılabilsin.
Peki bu ilk halka bilimsel verilerle kıyaslanınca ortaya
ne çıkar? Yani cansız maddenin içinden tesadüfler sayesinde
canlı bir organizma çıkabilir mi?
Bir zamanlar gözlem ve deneylerin üstteki
soruya olumlu cevap verdiği sanılıyordu. Yani cansız
maddenin içinden, kendi kendine, canlılar türeyebileceği
düşünülüyordu. Çünkü söz konusu "gözlem ve deneyler" çok
ilkeldi.
Bu gözlem ve deneylerin ilk sahipleri Eski Mısırlılardı.
Nil nehrinin çevresinde yaşayan bu halk, yağışlı mevsimlerde
Nil çevresinde çoğalan kurbağaların, nehrin etkisiyle çamurdan
türediklerini sanıyordu. Sadece kurbağaların değil, yılan,
solucan ve farelerin de, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının
çamurlarından oluştuklarını düşünüyorlardı. Yaptıkları yüzeysel
"gözlem", onları böylesi batıl bir inanışa sürüklemişti.
Sadece Eski Mısır'da değil, eski çağlardaki pek çok pagan
toplumda da canlı ve cansız varlıklar arasındaki sınırın
belli-belirsiz ve kolayca aşılabilir olduğu inancı yaygındı.
Hindu felsefesine göre ise, evren "prakriti" adı verilen
kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştu. Canlı cansız tüm
maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar
prakritiye dönüşmekteydi. Eski Yunan felsefecilerinden Thales'in
öğrencisi Anaksimenderes "Doğa" isimli şiirinde hayvanların,
güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydana geldiklerini
yazdı.
Lazzaro Spallanzani |
Tüm bu batıl inanışların temelinde, canlılığın basit bir
yapıya sahip olduğu zannı yatıyordu. Bu zan modern bilimin
doğduğu Avrupa'da da uzun bir süre korundu. Modern bilim
16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı, ancak bilim adamlarının
canlılığın detaylarını, özellikle de gözle görülmeyen moleküler
yapısını inceleme imkanı olmadığı için, en az üç yüz yıl
daha canlılığın basit olduğu düşüncesi bazıları için ikna
edici olmaya devam etti.
Bu ikna ediciliğin temelinde yine bazı yüzeysel gözlem
ve deneyler vardı. Örneğin Belçikalı kimyacı Jan Baptista
von Helmont (1580-1644) kirli bir gömleğin üzerine buğday
döktü ve belli bir süre bekledikten sonra gömleğin çevresinde
fareler bulunca, buğday ve gömlek karışımından farelerin
ürediğine inandı. Alman bilim adamı Athanasius Kircher (1601-1680)
de benzer bir deney yaptı. Ölü sineklerin üzerine bal döken
ve bir süre sonra bu balın çevresinde, uçuşan sineklerin
bulunduğunu gören Kircher, sinek ölüleriyle birleşen balın
canlı sinek ürettiğini sandı.
Louis Pasteur, yaşamın cansız maddenin
içinden kendiliğinden doğabileceği inancını bilimsel
deneylerle yıktı. Bu bulguyla birlikte, Darwinistlerin
hayali "evrim süreci" daha ilk halkasında çıkmaza
saplanmış oluyordu. |
Ancak daha bilinçli deneyler yapan bilim adamları, bu düşüncelerin
birer yanılgı olduğunu fark edebiliyorlardı. İtalyan bilim
adamı Francisco Redi (1626 -1697) bu konuda ilk kez kontrollü
bir deney yaptı. İzolasyon yöntemini kullanarak, etlerin üzerindeki
kurtların kendiliğinden oluşmadığını, sineklerin getirip bıraktıkları
larvalardan çıktığını belirledi. Redi, canlılığın cansız maddelerden
değil, ancak bir başka canlıdan gelebileceğini savundu. Bu
görüş "biogenez" olarak bilindi. Canlılığın kendiliğinden
oluşabildiği görüşünün adı ise "abiogenez"di.
Abiogenez ve biogenez taraftarları arasındaki bilimsel
tartışmayı 18. yüzyılda John Needham (1713-1781) ve Lazzaro
Spallanzani (1729-1799) sürdürdü. Her ikisi de bir parça
eti kaynattıktan sonra izole ettiler. Needham ette yine
kurtların oluştuğunu gözlemledi ve bunu abiyogeneze delil
saydı. Spallanzani ise aynı deneyi tekrarladı, ama eti daha
uzun süre kaynattı. Böylece üzerindeki tüm organik formları
öldürmüş oluyordu. Ve bunun sonucunda et kurtlanmadı. Böylece
Spallanzani abiyogenezi çürütmüş oluyordu. Ama yine de pek
çok insan buna inanmadı. Spallanzani'nin "eti çok fazla
kaynatarak içindeki yaşam gücünü öldürdüğünü" söylediler.
Charles Darwin teorisini geliştirirken, hayatın kökeni
konusu işte bu gibi tartışmalarla belirsizdi. Pek çok insan,
kurtlar gibi gözle görülür canlıların olmasa bile, bakterilerin
ve diğer mikropların cansız maddeden türeyebileceğine inanıyordu.
Ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, asırlardır süregiden
abiyogenez iddiasını deneyleri ile 1860 yılında çürüttü,
ama abiyogenez düşüncesi yine de pek çok insanın zihninde
yer etmeye devam etti.
Darwin'in Türlerin Kökeni
adlı kitabı |
Bu nedenle Darwin ilk hücrenin nasıl ortaya çıkmış olabileceği
konusu üzerinde hemen hiç düşünmedi. 1859'da yayınlanan
Türlerin Kökeni'nde bu konuya dair herhangi bir
açıklama yapmadı. Pasteur'un deneyleri bu konunun Darwinizm
için büyük bir problem olduğunu ortaya koyduktan sonra bile,
meseleye fazla eğilmedi. Hayatın kökeni konusundaki tek
bilinen "açıklaması", ilk hücrenin "küçük sıcak bir gölde"
oluşmuş olabileceği yönündeydi. Darwin 1871'de Joseph Hooker'a
yazdığı mektupta şöyle diyordu:
Genellikle deniyor ki, bir yaşayan organizmanın
ilk üretimi için gerekli koşullar şimdi mevcut olduğuna
göre, bu koşullar her zaman mevcut olmalıydı. Ama eğer
tüm amonyak ve fosforik tuzların bulunduğu, ışık, ısı,
elektrik vs.nin var olduğu küçük sıcak bir gölde, bir
protein bileşiği kimyasal olarak oluşsa ve daha kompleks
değişimler geçirmeye hazır olsaydı, günümüzde bu madde
hemen absorbe edilirdi, ama canlı yaratıkların varlığından
önce bu durum böyle olmayabilirdi.7
Kısacası Darwin, sıcak bir gölün içinde yaşamın hammaddesi
olan bazı kimyasallar bulunduğu takdirde, proteinlerin oluşabileceğini,
bunların da çoğalıp, birleşip, bir hücre oluşturabileceklerini
savunmuştu. Dahası, böyle bir oluşumun günümüz dünya koşullarında
mümkün olmadığını, ama eski devirlerde mümkün olabileceğini
ileri sürmüştü.
Darwin'in her iki iddiası da hiçbir bilimsel temeli olmayan
birer spekülasyondu.
Ama bu spekülasyonlar kendinden sonra gelecek evrimcilere
ilham kaynağı olacak ve yüzyılı aşkın bir süre devam edecek
umutsuz bir çabayı başlatacaktı.
Bu umutsuz çaba, asırlardır varlığını koruyan ve Darwin'i
de yanıltan bir yanılgıya dayanıyordu: Yaşamın, bir "tasarım"
olmadan, salt tesadüfler ve doğa kanunları ile ortaya çıkabilecek
kadar basit olduğu yanılgısına...
(Left ) J. B. S. Haldane
(Right) Alexander Oparin |
O zamandan bu yana yüzyıl gibi uzun bir zaman geçti.
Binlerce bilim adamı, hayatın kökenine evrimsel bir açıklama
getirmek için çaba harcadılar. Yolu açanlar, Alexander Oparin
ve J. B. S. Haldane oldu. Biri Rus diğeri İngiliz -ama her
ikisi de Marksist- olan bu iki bilim adamı, "kimyasal evrim"
olarak bilinen teoriyi ortaya attılar. Darwin'in hayal ettiği
gibi, yaşamın hammaddesi olan moleküllerin, enerji katkısı
sayesinde, kendi kendilerine evrimleşip canlı bir hücre
yapabileceklerini iddia ettiler.
Oparin ve Haldane'in tezleri 20. yüzyıl ortasında ivme
kazandı. Çünkü yaşamın ne denli kompleks olduğu hala tam
bilinmiyordu ve Stanley Miller adlı genç bir kimyacının
deneyi, "kimyasal evrim" tezine göstermelik bir bilimsel
destek sağlamıştı.
Bir Zamanlar Miller Deneyi Vardı
Stanley Miller |
Bugün yaşamın kökeninden bahseden evrimci kaynaklara bakarsanız,
büyük olasılıkla, savundukları tezlere en büyük kanıt olarak
"Miller Deneyi"ni gösterdiklerini görürsünüz. Pek çok ülkenin
biyoloji konulu ders kitaplarında öğrencilere bu deneyin
ne denli önemli bir bulgu olduğu ve sözde "yaşamın kökeni
sorununu nasıl aydınlattığı" anlatılır. Deneyin detayları
çoğu zaman göz ardı edilir. Deneyde neyin üretildiği ve
bunun yaşamın kökeni meselesinin kaçta kaçına "ışık tutmuş"
olabileceği de göz ardı edilir.
Bu deneyin kendisine ışık tutmak için, daha önceki çalışmalarımızda
çok detaylı olarak yer verdiğimiz gerçekleri kısaca özetleyelim.
1953 yılında, Chicago Üniversitesi Kimya bölümü öğrencisi
olan Stanley Miller, hocası Harold Urey'in de gözetimi altında,
ilkel dünya atmosferine benzediğini varsaydığı bir gaz karışımı
oluşturdu. Sonra bu karışımın içine bir haftayı aşkın bir
süre elektrik verdi ve bu sürenin sonunda canlılarda kullanılan
-ve kullanılmayan- bazı aminoasitlerin sentezlendiğini gözlemledi.
Aminoasitler, vücudun en temel malzemeleri olan proteinlerin
yapıtaşlarıdır. Yüzlerce aminoasit, hücre içinde belirli
bir sırayla birleştirilir ve böylece proteinler yapılır.
Hücreler de ortalama birkaç bin ayrı türde proteinden meydana
gelir. Yani aminoasitler, canlıların en basit, en küçük
parçalarıdır.
İşte bu nedenle Stanley Miller'ın aminoasit sentezi, evrimciler
arasında büyük heyecan uyandırdı. Ve on yıllar sürecek bir
"Miller Deneyi efsanesi" doğmuş oldu.
Oysa efsane boştu. Geçersizdi.
Bu gerçek yavaş yavaş ortaya çıktı. 1970'lerde dünyanın
ilk zamanlarındaki atmosferin, Miller'in deneyinde kullandığı
metan ve amonyak gazlarını içermediği, onun yerine başlıca
azot ve karbondioksit içerdiği kanıtlandı. Bu da Miller'in
senaryosunu boşa çıkardı çünkü söz konusu gazlar aminoasit
oluşumu için hiç de uygun değillerdi. Jeoloji dergisi Earth'de
yayınlanan 1998 tarihli bir makalede bu gerçek şöyle özetleniyordu:
Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır.
Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca karbondioksit
ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri. Bu gazlar ise 1953'teki
deneyde (Miller Deneyi'nde) kullanılandan çok daha az
aktifler.8
Miller'in varsayımının aksine,
erken atmosfer organik moleküllerin oluşması için
hiç uygun değildi. |
Bir diğer ünlü bilim dergisi National Geographic'in
aynı yıla ait bir makalesinde ise, konuyla ilgili şu satırlara
yer veriliyordu:
Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin
Miller'in öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor.
İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit
ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar
için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında
elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda.9
John Cohen'in Science dergisinde
yayınlanan 1995 tarihli bir makalesindeki yorum da bu konuda
açıklayıcıdır. Cohen hayatın kökenini araştıran bilim adamlarının
Miller Deneyi'ni dikkate almadıklarını belirtmiştir ve nedenini
de şöyle özetlemiştir: "Çünkü erken dünya atmosferi,
Miller-Urey simülasyonuna hiç mi hiç benzemiyordu."10
Miller Deneyi'ni geçersiz kılan bir diğer nokta, erken
dünya atmosferinde bol miktarda oksijen olduğunun da belirlenmiş
olmasıdır. Bu gerek Miller Deneyi'ni gerekse diğer kimyasal
evrim senaryolarını çıkmaza sokmuştur, çünkü oksijenin,
tüm organik molekülleri oksitleme özelliği vardır. Vücut
içinde bu tehlike, çok özel enzim sistemleri ile önlenir.
Doğada serbest halde gezecek bir organik molekülün oksijen
tarafından okside edilmemesi yani yakılmaması imkansızdır.
Tüm bu gerçeklere rağmen, başta belirttiğimiz gibi Miller
Deneyi on yıllardır yaşamın kökenini açıklayan çok önemli
bir bulgu gibi gösterilir. Ders kitaplarında öğrencilere
böyle sunulur. Bu sunum yapılırken de, "Miller organik bileşiklerin
nasıl sentezlenebileceğini gösterdi" veya "Miller ilk hücrelerin
nasıl oluştuğunu gösterdi" gibi yönlendirici ifadeler tercih
edilir.
İşte bu nedenle pek çok eğitimli insan da, bu konuda yanıltılmış
durumdadır. Örneğin bazı makalelerde evrim teorisinden söz
edilirken, "aminoasit, protein gibi organik maddeler kar?şt?r?l?p
kaynat?l?nca hayat oluşuyor, canl?l?k başl?yor" gibi ifadelere
rastlanabilmektedir. Bu, muhtemelen, Miller Deneyi efsanesinin
zihinlerde bıraktığı batıl inançlardan biridir. Gerçekte
ise, "aminoasit, protein gibi organik maddeler kar?şt?r?l?p
kaynat?l?nca hayatın oluştuğu" hiçbir zaman görülmemiştir.
Hayat bir yana, aminoasitlerin oluşumunu açıklamaya çalışan
Miller Deneyi de, yukarıda açıkladığımız gibi, bilimsel
geçerliliği kalmamış, köhne bir denemedir. Aynen kurtlanan
etleri abiogenez kanıtı sanan Jan Baptista von Helmont'un
veya Athanasius Kircher'in "deneyleri" gibi. Jeremy Rifkin,
Türkçeye Darwin'in Çöküşü adıyla çevrilen kitabında (Algeny:
A New World) aynı benzetmeyi yapar:
Eğer bilim adamları azıcık şüphe duyma
zahmetine katlanmış olsalardı, bu deneyin (Miller Deneyi'nin),
tıpkı daha önceki yıllarda çöplerden çıkan sinek kurtlarını
gözleyerek hayatın cansız maddeden çıktığını iddia eden
bilim adamlarının yaptıkları gibi, kurgusal bir hikayeden
ibaret olduğunu hemencecik görebilirlerdi.11
Miller Deneyi'ni önemli bir bulgu zannedenlerin anlayamadıkları
çok önemli bir nokta da şudur: Miller kendi oluşturduğu
ve erken dünya atmosferi ile ilgisi olmayan suni koşullarda
deneyini gerçekleştirmiştir yani deneyin koşulları geçersizdir.
Ayrıca -ve en önemlisi- bu deneyde sadece aminoasit sentezleyebilmiştir
ve herhangi bir şekilde aminoasit oluşması, kesinlikle canlılık
oluşması demek değildir.
Jeremy Rifkin |
Canlı hücresini dev bir fabrikaya benzetirsek, aminoasitler
de bu fabrikanın birer tuğlası olabilir. Önemli olan bu tuğlaların
nasıl dizilip tasarlanacağıdır. Bugüne kadar hiçbir deney,
aminoasitlerin tesadüfen veya kendi kendilerine organize olup
fonksiyonel bir protein oluşturduklarını göstermemiştir. Canlılığın
oluşması içinse yüzlerce farklı proteinin, DNA kodlarının,
bunları yorumlayan enzimlerin, seçici geçirgen bir hücre zarının
vs., yani çok kompleks bir mekanizmalar bütününün oluşması
gerekir. Böyle bir "kimyasal evrim"in mümkün olduğu ise hiçbir
zaman gösterilememiştir. Dahası, buna inanmak tek kelimeyle
imkansıza inanmaktır. Dünyaca ünlü fizikçi ve bilim yazarı
Paul Davies, bu konuda şu önemli yorumu yapar:
Bazı bilim adamları, sadece biraz enerji
atalım ve kendi kendine (yaşam) oluşur diye düşünüyorlar.
Bu, şunu demek gibi bir şey: Tuğla yığınlarının altına
bir dinamit koyalım. Patlasın, ve bir eviniz olsun! Elbette
bir eviniz olmaz, sadece karmaşa olur. Yaşamın kökenini
açıklamaktaki zorluk, bu kompleks moleküllerin içiçe geçmiş
karmaşık organizasyonel yapısının, rastlantısal bir enerji
girişiyle nasıl oluştuğunun açıklanmasındadır. Bu çok
spesifik kompleks moleküller kendilerini nasıl biraraya
getirmişlerdir?12
Aslında Paul Davies'in verdiği örnek, yaşamın kökeni sorununun
gerçek çözümünü de içinde barındırmaktadır. Ortada bir ev
varsa, bu evin "tuğlaların dinamitle patlatılması sonucunda"
oluştuğunu varsaymak ve bunun nasıl mümkün olabileceği konusunda
teoriler üretmek mantıklı mıdır? Yoksa mantıklı olan, evin
bir dinamit patlaması sonucunda değil de, bilinçli bir tasarım
ve düzenlemeyle ortaya çıktığını mı kabul etmektir?
Cevap çok açıktır.
Bu nedenledir ki, yaşamın kompleksliğinin tüm detaylarıyla
anlaşıldığı son 20 yılda, pek çok bilim adamı "kimyasal
evrim" efsanesini terk etmiş ve yaşamın kökenine yeni bir
cevap getirmeye başlamıştır: Bilinçli Tasarım (Intelligent
Design)
Yaşamın Şaşırtıcı Kompleksliği
Bilinçli Tasarım hareketinin çıkış noktası, yaşamın Darwin
zamanında hayal bile edilemeyen kompleksliğidir. Hareketin
en önde gelen isimlerinden biri olan, Lehigh Üniversitesi'nden
biyokimya profesörü Michael J. Behe, 1996 yılında yayınlanan
Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) adlı
kitabında, canlılıktaki kompleksliğin keşfedilmesinden şöyle
söz eder:
1950'lerin ortalarından beri biyokimya
bilimi, moleküler düzeyde yaşamın çalışmalarını açıklığa
kavuşturmaktadır. Darwin, 19. yüzyıldaki gelişim derecesiyle
bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket mekanizmaları
gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu.
Modern biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren
moleküllerin tanımlanmasına yol açtı. Önceleri, yaşamın
temellerinin basit bir esasa dayalı olduğu düşünülmekteydi.
Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur. Görme, hareket
mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların, televizyon
kameraları ve otomobillerden daha az karmaşık olmadığı
kanıtlanmıştır. Bilim, yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini
anlayabilmek için oldukça büyük atılımlar yapmıştır. Fakat
biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas düzeni
ve karmaşıklığı, bunların kökenlerinin açıklanması konusunda
bilimi felce uğratmıştır... Pek çok bilim adamı kendilerine
fazlaca güvenerek, açıklamaların çoktan ellerinde olduğunu
öne sürmüştür. Veya çok yakında bu açıklamalara ulaşacaklarını
söylemişler fakat profesyonel bilim literatüründe iddialarına
bir destek bulamamışlardır. Daha önemlisi, sistemlerin
kendi yapıları incelendiğinde, yaşam mekanizmalarının
Darwinist bir yaklaşımla asla açıklanamayacağı ortadadır.13
Peki hücrenin içinde bu denli kompleks olan ne vardır?
Behe, sorunun cevabını şöyle özetler:
1950'lerden kısa bir süre sonra bilim,
yaşayan organizmaları meydana getiren moleküllerin bir
kısmının özelliklerini ve şekillerini belirleyebilecek
bir noktaya geldi. Yavaş yavaş, uzun çalışmalar sonucu
pek çok biyolojik molekülün yapısı keşfedildi ve bunların
çalışma yöntemleri sayısız deney ile kanıtlandı. Toplanan
sonuçlar ise yaşamın makineler üzerine kurulu olduğunu
göstermektedir. Bu makineler, moleküllerden oluşmuştur!
Moleküler makineler yüklerini hücre içindeki bir yerden
diğerine, yine diğer moleküller tarafından meydana getirilen
"anayollar" ile taşırlar. Bu arada diğerleri hücreyi bir
şekilde sabit tutabilmek için kablo, ip ve makara göreviyle
hareket ederler. Makineler hücreye ait şalterleri açıp
kaparlar, bazen hücreyi öldürürler veya aksine gelişmesini
sağlarlar. Güneş enerjisiyle çalışan makineler fotonların
enerjisini ele geçirir ve bunları kimyasal maddeler içinde
saklarlar. Elektrikli makineler, akımın sinirlerden geçmesini
sağlar. Üretim yapan makineler kendileri gibi başka moleküler
makineleri inşa ederler, ve kendilerini de. Hücre, makineler
kullanarak yüzer, makinelerle kendisini kopyalar, makinelerle
beslenir. Kısacası, oldukça karmaşık olan moleküler makineler
her türlü hücresel işlemi kontrol ederler. Yaşamın detaylarının
ince ayarı yapılmıştır ve sonuçta yaşamın makineleri oldukça
karmaşıktır.14
Ünlü İsrailli fizikçi ve moleküler
biyolog Gerald Schroeder |
İsrailli fizikçi ve moleküler biyolog Gerald Schroeder
de hücrenin içindeki olağanüstü kompleksliğe dikkat çekmektedir:
… Vücudunuzdaki her hücre saniyede
ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniye, her
hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine
mütevazi bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti
hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce aminoasitin
biraraya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve aminoasitlerde
yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar aminoasiti
seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize
ediyor, biraraya getiriyor her bir dizinin spesifik bir
şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha
sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç
duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını
hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem
her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan
bir mucizedir.15
Bu olağanüstü kompleks yapının rastlantıların ve doğa kanunlarının
ürünü olduğunu iddia etmek, Paul Davies'in belirttiği gibi,
tuğlaların altına dinamit koyarak bir ev oluşabileceğini
iddia etmek gibidir. Bu nedenledir ki, yaşamın kompleksliği
karşısında, Darwinistler çaresizdirler. Behe, hiçbir bilimsel
yayında yaşamın kökenine dair evrimsel bir açıklama bulunmadığını
şöyle anlatır:
Evrim üzerine yapılan bilimsel yayınları
incelerseniz ve araştırmanızda moleküler makineler, yani
hayatın temeli üzerine odaklanırsanız; gitgide artan bir
korku ve kesintisiz bir sessizlikle karşılaşırsınız. Yaşamın
karmaşıklığı bunu hesaplama yolundaki bilimin teşebbüslerini
felce uğratmıştır, moleküler makineler Darwin'in önüne
aşılamaz bir bariyer kurmuştur.16
Kısacası yaşamın kökeni, evrim teorisini çöküşe götüren
önemli gerçeklerden biri olmuştur. Peki evrimciler neden
hala Darwinizm'i savunmaktadırlar?
Miller Deneyi'nin iki mimarından biri olan Harold Urey
bu konuda şu itirafta bulunmuştur.
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler,
bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın
herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks
olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi
olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine
inanıyoruz... Kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini
hayal etmek bile bizim için zor.17

Moleküler biyoloji, yaşamın Darwin
zamanında hayal bile edilemeyecek kadar kompleks
olduğunu ortaya çıkardı. Bugün canlı hücresinin,
insanoğlunun tüm eserlerinden daha üstün bir "tasarım"
olduğunu biliyoruz. Ve bu gerçek, yaşamı rastlantıların
ürünü sayan Darwinizim'i yıkıyor.
Hücrenin kompleks yapısının en kapsamlı bölümünü,
genetik yapısını belirleyen DNA'sı oluşturmaktadır.
Bilim adamları DNA'nın yapısı, şifrelenmesi hakkında
yaptıkları uzun yılları kapsayan araştırmalara,
harcadıkları büyük servetlere karşın, daha yeni
yeni kayda değer bilgiler edinmektedirler. Buna
rağmen hücrenin genetik yapısındaki mükemmellik
de halen büyük bir sır olma özelliğini korumaktadır.
DNA'nın kompleks yapısı, içerdiği hayati ve yüksek
kapasitedeki bilgiler, hayatın oluşumunu tesadüflerle
açıklamak isteyenleri çaresizliğe sürükleyen konuların
başında gelmektedir. |
Urey, kendisinin ve pek çok meslektaşının hayatın rastlantısal
bir kökeni olduğuna "inandıklarını" belirtmektedir. Gerçekten
de teorinin temelinde bilim değil inanç yatmaktadır. Maddeden
başka bir şey olmadığı ve tüm olguların maddesel etkilerle
açıklanması gerektiği yönündeki bu inancın adı da materyalist
felsefedir.
Bilimsel yönden çökmüş olan Darwinizm, salt bu felsefeye
olan körü körüne inanç nedeniyle savunulmaktadır. Ama bu
da teoriye fazla ömür kazandıramamıştır.
|