| Daha
önce de belirttiğimiz gibi, Darwin, teorisini ortaya attığı
dönemde fosil kayıtlarında teorisine destek olabilecek
ara geçiş formlarının eksikliğini görmüş, ancak bunların
gelecekte bulunacağını ummuştu. Darwin'e inanan paleontologlar,
bu önemli eksikliği gidermek için hummalı bir arayışa
giriştiler. Bunun sonuçlarından biri, Kuzey Amerika kıtasında
çıkarılmış bazı fosillerin bir seri oluşttasaruracak şekilde
dizilmesi oldu. Darwinistler, görünürde, fosil kayıtlarındaki
ara geçiş formu eksikliğine rağmen sözde istisnai bir
başarı elde ettiklerini zannetmişlerdi. Serisi oluşturulan
bu canlı, attı.
Sözde at serilerinin başlangıcına
yerleştirilen Hyracotherium, bir anti-Darwinist
olan Richard Owen tarafından tanımlanmıştı. Ancak
sonraki paleontologlar, bu canlıyı evrimle ilişkilendirmeye
çalıştılar. |
Bu serinin en önemli parçalarından biri, aslında Darwinizm'den
daha önce bulunmuştu. Ünlü İngiliz paleontolog Sir Richard
Owen 1841 yılında, küçük bir memeliye ait bir fosil bulmuş
ve buna, Afrika'da yaşamakta olan Hyrax isimli canlıya olan
benzerliğinden esinlenerek, Hyracotherium adını vermişti.
Hyrax, tilki benzeri küçük bir canlıydı ve iskeleti, Owen'ın
fosiliyle kafatası ve kuyruk haricinde neredeyse tıpatıp
aynıydı.
Darwinizm'e inanan paleontologlar ise,
diğer tüm fosillerde olduğu gibi, Hyracotherium'u
da evrimci bir gözle değerlendirmeye başladılar. Rus paleontolog
Vladimir Kovalevsky, 1874 yılında, Hyracotherium
ile atlar arasında bir bağlantı kurmaya çalıştı. 1879 yılında
ise dönemin ünlü evrimcileri arasında iki isim, bu girişimi
daha da ileri götürerek, Darwinistlerin uzun yıllar gündemde
tutacakları at serisini oluşturdular. Amerikalı fosil araştırmacısı
Othniel Charles Marsh ile Thomas Huxley (Darwin'in buldogu
olarak da tanınır), bazı toynaklı fosilleri, arka ve ön
ayaklarındaki tırnak sayılarına ve diş yapılarına göre dizerek
bir şema oluşturdular. Owen'ın Hyracotherium'u
bu sırada evrim çağrıştıracak şekilde yeniden isimlendirilmiş
ve 'Şafak Atı' anlamına gelen Eohippus adını almıştı.
İddialarını şemalarıyla birlikte, American Journal of
Science isimli dergide yayınlayan ikili, bir yüzyıl
boyunca müze ve ders kitaplarında Eohippus'tan
modern ata doğru sıralanan -sözde evrimin kanıtı olarak
gösterilecek- serinin temellerini atmışlardı.123
Bu serinin aşamaları olarak gösterilen önemli kategoriler
Eohippus, Orohippus, Miohippus, Hipparion ve nihayet
günümüz atı, Equus'tu.
At serilerinin ilk kurgulayıcısı,
"Darwin'in buldogu" olarak bilinen Huxley idi. |
Bu seri, sonraki yüzyıl boyunca atın sözde evrimine kanıt
olarak gösterildi. Tırnak sayısındaki düşüş, ebatta küçükten
büyüğe doğru düzenli artış, evrimcileri ikna etmeye yetmişti.
Evrimciler başka canlıların da böyle fosil serilerini oluşturabileceklerini
umdular. Bu durum birkaç on yıl devam etti, ancak umdukları
gibi sonuç çıkmadı. Başka canlıların atta olduğu gibi (görünürde)
serilerini oluşturamadılar.
Dahası at serisi de kendi içinde çelişkiler oluşturmaya
başladı. Yapılan kazılarda rastlanan ve at serisine oturtulmaya
çalışılan yeni fosiller sorun oldu. Çünkü fosillerin yeri,
yaşı, tırnak sayısı gibi özellikler birbirleriyle çelişkili
bir durum oluşturarak seriyi bozmaya başlıyordu. At serisi
bu yeni bulgular karşısında tutarsız ve anlamsız bir fosil
yığınına dönüştü.
BBC televizyonu eski bilim editörü Gordon Rattray Taylor,
bu durumu şöyle ifade eder:
"Belki de Darwinizm'in en ciddi zayıflığı,
paleontologların, organizmaların ikna edici filogenezlerini
veya dizilerini büyük evrimsel değişimleri ortaya koyacak
şekilde göstermedeki başarısızlıklarıdır… At genellikle
oluşturulmuş tek örnek olarak anılır. Ancak gerçekte Eohippus'tan
Equus'a olan çizgi çok düzensizdir. Ebatlarda sürekli
bir artış iddiasındadır ancak gerçek şudur ki bazı varyantlar
Eohippus'tan daha küçüktür, daha büyük değil. Farklı kaynaklardan
örnekler görünürde ikna edici bir dizi oluşturacak şekilde
bir araya getirilebilir ancak bunların zaman içinde bu
şekilde gerçekten sıralandığına dair hiçbir kanıt yoktur".
124
 İlk
bakışta inandırıcı gibi duran at serisi şemaları,
aslında gerçeğin çarpıtılmasıyla oluşturulmuş zoraki
sıralamalardı. Bulunan her yeni fosil, bu hayali
şemaların geçersizliğini ortaya koydu.
|
Taylor at serilerinin bir kanıta dayanmadığını açıkça itiraf
etmektedir. Bunu açıkça ifade eden araştırmacılardan biri
de Heribert Nilsson'dur. Nilsson bu serinin "oldukça yapay"
olduğunu yazmıştır:
Atların soy ağacı sadece ders kitaplarında
güzel ve süreklidir. Gerçekte bunu oluşturan üç parçanın
sadece sonuncusunun atları kapsadığı söylenebilir. İlk
parçanın formları ancak günümüz damanlarının (kaya porsuğu
benzeri bir canlı) at olduğu kadar küçük atlardır. Atların
konstrüksiyonu oldukça yapaydır çünkü denk olmayan parçalardan
meydana getirilmiştir ve bu yüzden sürekli bir geçiş serisi
oluşturamaz.125
Atın kademeli bir evrimle ortaya çıktığı tezinin geçersizliğini
artık birçok evrimci kabul etmektedir. Kasım 1980'de Chicago
Doğa Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün
süren ve kademeli evrim teorisinin sorunlarının ele alındığı
bir toplantı yapıldı. Toplantıda söz alan evrimci Boyce
Rensberger, atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında
hiçbir dayanağı olmadığını ve atın kademeli evrimleşmesi
gibi bir sürecin hiç yaşanmadığını şöyle anlatmıştır:
Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış
dört tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün
daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim
olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz
olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine,
her türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta,
değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara
formlar bilinmemektedir.126
Taylor, Nilsson ve Rensberger'in sözlerinden de anlaşılacağı
gibi atın sözde evrimine dayanak gösterilen bu seri bilimsel
kanıttan yoksun, tutarsızlıklarla dolu bir seriden ibarettir.
Peki ama at serisi kanıta dayanmıyorsa neye dayanmaktadır?
Bunun cevabı basittir. Darwinizm'in diğer tüm senaryolarında
olduğu gibi, atın evrimi senaryosu da hayalgücüne dayandırılmış,
evrimciler buldukları bazı fosilleri kendi önyargılarına
uygun şekilde dizerek, topluma bunların sözde birbirinden
evrimleşen canlılar olduğu izlenimini vermişlerdir.
At serisinin mimarı denebilecek kişi olan
Marsh'ın, bu izlenimi oluşturmadaki rolü tartışılmazdır.
Marsh'ın "tekniği" neredeyse yüzyıl sonra evrimci Robert
Milner'ın şu kelimelerinde ortaya çıkmaktadır: "...Marsh,
fosillerini modern at türüne ulaşacak şekilde 'sıraladı'.
Bunu yaparken kendinden memnun bir şekilde çok sayıda tutarsızlığı
ve aykırı kanıtı göz ardı etti."127
Kısacası Marsh kendi zihninde bir senaryo oluşturmuş ve
sonra, sanki bir alet çantasındaki tornavidaları boylarına
göre dizermişçesine, fosilleri bu senaryoya göre dizmişti.
Oysa beklenenin aksine, yeni fosiller, Marsh'ın senaryosunu
karmaşık bir hale soktu. Ekolog Garret Hardin'in ifadesiyle:
"Bir zamanlar atların mevcut fosillerinin
küçükten büyüğe uzanan, doğrusal bir evrim çizgisi izlenimi
oluşturduğu bir dönem vardı… Daha fazla fosil ortaya
çıkarıldıkça ... doğrusal bir çizgide evrimin olmadığı
açıkça ortaya çıktı"128
Fosiller bir türlü Darwin'in öngördüğü kademeli gelişimi
gösterecek şekilde düzenlenemedi. Evrimci Francis Hitching
bu durumu şöyle belirtir:
"Bütün muhtemel fosiller dahil edilse
bile, atların büyüklüğünde genustan genusa, herhangi geçiş
formu olmaksızın, büyük sıçramalar olduğu görülmektedir"
129
Bir müzede bulunan bu at serisi
diğerleri gibi değişik devirlerde değişik coğrafyalarda
yaşamış çeşitli hayvanların taraflı bir bakış açısıyla,
keyfi olarak birbiri ardına dizilmesiyle oluşturulur.
Atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında hiçbir
dayanağı yoktur. |
Günümüzde at serisi evrimciler açısından tamamen umutsuz denebilecek
bir durumdadır. Çünkü atın sözde evrimsel atalarının aynı
dönemde, hatta yanyana yaşadığı ortaya çıkmış, böylece ortaya
doğrusal ata-soy ilişkisiyle açıklanması mümkün olmayan bir
durum çıkarmıştır. Ayrıca atların diş ve kemik yapılarında
bu seriyi geçersiz kılan birçok özellik belirlenmiştir. Tüm
bunların ortaya koyduğu açık bir gerçek vardır. At serisine
oturtulan canlılar arasında evrimsel bir ilişki bulunmamaktadır.
Bu türler de, diğer tüm canlılarda olduğu gibi, fosil tabakalarından
aniden ortaya çıkmaktadır. Nitekim evrimciler de tüm çabalarına
rağmen bu türler arasında geçişsel özellikler gösterememişlerdir.
Kesin olan gerçek, at serisinin bir hurafeden ibaret olduğudur.
Şimdi Darwinistlerin bir dönem ısrarla öne sürdükleri at serisiyle
ilgili tutarsızlıklara daha yakından bir göz atalım.
At Serilerindeki Tutarsızlıklar ve
Evrimcilerin İtirafları
Evrimcilerin müze ve ders kitaplarında
yansıtılan tablonun aksine, at serisi birçok kriter açısından
tutarsızdır. Öncelikle evrimciler, serinin başlangıcı olduğu
ileri sürülen Eohippus (veya diğer adıyla Hyracotherium)'un,
toynaklıların sözde atası kandilartlarla (condylarth) arasında
hiçbir bağlantı kuramamaktadırlar.130
Daha sonra at serileri içindeki tutarsızlıklar gelir. Bu
seriye dahil edilen canlıların bazılarının, birarada yaşadığı
ortaya çıkmıştır. Bununla ilgili çarpıcı bir haber, National
Geographic dergisinin Ocak 1981 sayısında yayınlanmıştı.
Habere göre araştırmacılar, ABD'nin Nebraska
eyaletinde, bir volkan patlaması sonucu aniden lav altında
kalmış ve iskeletleri günümüze kadar korunmuş binlerce canlının
fosillerini ele geçirmişlerdi. Fosillerin yaşı 10 milyon
yıldı. National Geographic'te yayınlanan bu haber,
atın evrimi senaryolarıyla ilgili çarpıcı bir belge oluşturuyordu.
Çünkü resimleri yayınlanan bu canlılar arasında üç tırnaklı
ve tek tırnaklı atların birarada bulunduğu görülüyordu.131
Bu bulgu at serisindeki fosillerin birbirlerinden evrimleştiği
iddiasının çarpıklığını ortaya çıkarıyordu. Aynı dönemde
ve aynı coğrafyada yaşamış bu canlılar hem evrim kanıtı
olabilecek hiçbir geçiş göstermiyor, hem de evrimsel ata-torun
gibi gösterilen canlıların gerçekte aynı dönemde yaşadığını
ortaya koyuyordu. Bu keşif, evrimcilerin yıllarca ders kitaplarında
ve müzelerde propagandasını yaptıkları at serisinin tamamen
hayalgücü ve önyargılara göre oluşturulduğunun yeni bir
göstergesiydi.
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız,
o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın
ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden
dolayı eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18) |
Darwinizm adına daha da büyük bir tutarsızlık,
Mesohippus ve sözde atası arasında da mevcuttur. 1999 yılında
yayınladığı Icons of Evolution (Evrimin İkonları)
isimli kitabıyla Darwinizm'e getirdiği eleştirilerle tanınan
Jonathan Wells, Miohippus'un fosil kayıtlarında
gerçekte Mesohippus'tan önce ortaya çıktığı halde
ondan sonra da türünü devam ettirdiğini yazar.132
İlginç bir şekilde, bizzat O. C. Marsh'ın
kendisi, o dönemde Güneybatı Amerika'da yaşayan üç tırnaklı
atların varlığından söz etmiş ve bunların bu açıdan soyu
tükenmiş Protohippus'a benzediklerini yazmıştır.133
At serisinin çarpıklıkları, sözde evrimsel ata ile soyu
olarak gösterilen türün, aynı zamanda ve coğrafyada bulunmasıyla
sınırlı değildir. Dünya üzerinde atların evrimsel bir süreçte
ortaya çıktığını tek başına gösterebilecek tek bir bölge
bulunmamaktadır. Fosil parçaları çeşitli kıtalardan evrimci
önyargılara uygun şekilde bir araya getirilmiş, bunlar daha
sonra evrimci iddiaları desteklemede kullanılmıştır. Oysa
bu, objektif bilimle bağdaşan bir tutum değildir.
Evrimciler at serisini oluştururken tırnak
sayısı ve ebatın yanısıra diş yapısına da dayanmış, ama
bu argüman aleyhlerine dönmüştür: At serisindeki sıralamada,
atların sözde evrimsel atalarının, çalılarla beslenmeden
otla beslenmeye geçtiği, dişlerinin de bu değişime uygun
şekilde evrimleştiği iddia edilmiştir. Oysa evrimci paleontolog
Bruce McFadden'in 6 at türüne ait, 5 milyon yıllık dişler
üzerinde yaptığı çalışmalar, at serisindeki canlıların dişlerinde
doğrusal bir değişim olmadığını göstermiştir.134
Diğer yandan atların kaburga ve bel omurlarında bulunan
kemiklerinin sayısında inişli çıkışlı bir durum, yani tam
bir "evrimsizlik" görülür. Örneğin sözde evrimsel at serilerinde,
kaburga kemikleri önce 15'ten 19'a yükselmekte daha sonra
18'e inmektedir. Bel omurları da sözde atalarda önce 6'dan
8'e çıkmakta, sonra yine 6'ya düşmektedir. Günümüz atlarının
kaburga kemiklerinde de farklılıkların bulunduğu bilinmektedir.
Ancak gerek günümüz atlarında gerek sözde evrimsel atalarında
görülen bu durumun evrimsel bir sürece oturtulması imkansızdır.
Çünkü söz konusu yapılar canlının hareketlerini, hatta yaşamını
etkileyebilecek kritik yapılardır. Mantıksal açıdan, böyle
hayati yapıların rastlantısal aşamalarla artıp azaldığı
bir süreci yaşayan bir türün, soyunu sürdüremeyeceği açıktır.
At serisiyle ilgili son bir tutarsızlık,
boyutta küçükten büyüğe doğru görülen artışın evrimsel bir
kazanım olarak yorumlanmasıdır. Günümüz atlarının boyutlarına
genel olarak göz atıldığında bu evrimci yorumun anlamsızlığı
kolaylıkla anlaşılır. Günümüz atlarının en büyüğü Clydesdale,
en küçüğü Fallabella'dır. Fallabella'nın yerden yüksekliği
sadece 43 santimetre kadardır.135
Günümüzde yaşayan atların boyutları arasında böyle büyük
farklılıklar bulunmasına karşın, evrimcilerin geçmişteki
at cinslerini salt boyutlarına göre evrimsel sıralamaya
dizmeye kalkmaları elbette saçmadır.
Kısacası at serisinin önyargıya dayalı
bir evrim masalı olduğu tamamen ortaya çıkmıştır. Bunu açıkça
ortaya koymak ise Darwinizm'in çöküşünün sessiz tanıklarına,
yani evrimci paleontologlara düştü. Onlar, evrim teorisinin
gerektirdiği ara formların fosil tabakalarında var olmadığını
Darwin zamanından bu yana biliyorlardı. Ernst Mayr, 2001
yılında, "paleontologları belki de hiçbir şey fosil
kayıtlarındaki boşluklar kadar etkilememiştir" derken,136
paleontologlar arasında Darwin'in öngördüğü sayısız ara
formundan çoktan umut kesildiğini ifade ediyordu. Belki
de bu yüzden at serisi diğer evrimciler tarafından heyecanla
savunulduğu halde paleontologlar bu serinin geçersizliğini
on yıllarca önce konuşmaya başladılar. Örneğin David Raup'un
1979'daki şu sözleri at serisinin tamamen anlamsız ve geçersiz
olduğunu gösteriyordu:
Evrim kaydı hala şaşırtıcı bir şekilde
boşlukları izleyen sıçramalarla doludur ve ilginç bir
şekilde, şu anda Darwin'in zamanında olduğundan daha az
sayıda geçiş formu örneklerine sahibiz. Şunu demek istiyorum
ki, fosil kayıtlarında Darwinci değişimin klasik örnekleri,
örneğin atın Kuzey Amerika'daki evrimi, elimizdeki bilgiler
arttıkça değiştirilmek veya çöpe atılmak zorunda kalmıştır.
Elimizde nispeten az veri olduğu dönemlerde güzel bir
gelişme gibi görünen şey artık çok daha kompleks ve çok
daha az yavaş-gelişimseldir. Yani Darwin'in problemi hafiflememiştir.137
Dünyanın en ünlü iki müzesinden iki ünlü paleontolog, bizzat
kendi müzelerinde sergilenmekte olan at serileriyle ilgili
evrimci iddiaların sadece hayalgücüne dayandığını yaklaşık
20 yıl önce kabul etmişti. Her iki paleontolog bu spekülatif
serinin, ders kitaplarına girecek şekilde bilimsel bir gerçek
olarak gösterilmesini de eleştirdi.
İngiltere Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson
şöyle diyordu:
Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden
hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse,
belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran
atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen
yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi
sunulmuştur. Ancak şimdi, bu tip iddiaları ortaya atan
kişilerin yaptıkları tahminlerin, yalnızca spekülasyon
olduklarını düşünüyorum.138
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Dr. Niles Eldridge ise
şu yorumu yapmıştı:
İtiraf ediyorum ki ders kitaplarına
rahatsız edici miktarda fazla şey sanki gerçekmiş gibi
girdi. Mesela bunun en ünlü örneği, 50 yıl önce hazırlanmış
olan ve hala alt katta sergilenmekte olan atın evrimi
sergisidir. Bu, sayısız ders kitabında tartışmasız gerçek
gibi gösterilmiştir. Ben şimdi bunu esef verici buluyorum
çünkü, bu tür hikayeleri ortaya atan insanların, bunların
[fosillerin] bir bölümünün spekülatif doğasından, bizzat
kendilerinin haberdar olduğunu düşünüyorum.139
Tüm bu uzmanların sözleri at serisiyle ilgili iddiaların
çürüklüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Oysa günümüzde bile
at serisi hala dünyanın dört bir yanında müzelerde insanlara
gösterilmekte ve kendilerine atın evrimle ortaya çıkmış
bir tür olduğu masalı anlatılmaktadır. Ancak ne ilginçtir
ki, bilimi halka tanıtmak ve sevdirmek amacıyla oluşturulan
bu binalarda sergilenen şey, gerçekte bilim tarihinin en
büyük yanılgılarından biridir. Bu insanların baktıkları
şey aslında on yıllarca önce yıkılmış bir Darwinizm hurafesinin
sembolünden başka birşey değildir.
Atın Bacaklarıyla İlgili Körelme İddiaları
ve Gerçekler
Atın tırnaklarının zamanla azaldığını iddia
eden evrimciler, günümüz atının bacaklarında görülen kıymık
kemiklerini bu iddialarına dayanak olarak göstermektedirler.
Buna göre sözde evrimsel süreçte üç adet olan tırnak, çekilerek
günümüz atının bacağındaki kıymık kemiklerini oluşturmuşlardır.
Oysa kıymık kemikleri, evrimcilerin iddia ettiği gibi körelmiş
bir organ değildir. Kıymık kemiklerinin bacak kemiğini sağlamlaştırarak
hızlı koşu sırasında artan basıncı azaltmada rol oynadığı
bilinmektedir. Ayrıca çeşitli kaslar buraya tutunmaktadır.
Diğer yandan, at yürürken ağırlığını karşılayan, hayati önemdeki
elastik bir kuşak şeklindeki anatomik bağı koruyan, bir oluk
oluşturmaktadır.140
Atların bacağı mükemmel bir yaratılış örneğidir. Fransız
Bilimler Akademisi Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, at
toynağındaki mükemmel sistemi biraz teknik bir dille anlattıktan
sonra, bunun rastlantısal bir süreçte sağlanamayacak bir
süreklilik gösterdiğini belirtmiştir. Buna göre atın bacağındaki
eklemlerin oluşumunda, basınç azaltıcı yastıklarda, hareketi
kolaylaştıran yağlarda, anatomik bağlarda ve kemiklerin
yapısında mükemmel bir sistem göze çarpmaktadır:
[At toynağı], üçüncü parmak kemiğini
koruyacak şekilde bacağa tutturulmuş vaziyette bulunur
ve kimi zaman ağırlığı bir tonu geçen basınçları kauçuk
ya da yaya sahip olmaksızın azaltabilir. Bu sadece tesadüfle
ortaya çıkmış olamaz: toynak yakından incelendiğinde birçok
organik yenilik ve uyumu birarada barındırdığı görülür.
Boynuzumsu maddeden yapılmış olan yüzey, yani dik keratofil
lamina, keratojen tabakanın podofil laminasıyla birleşir.
Kemiklerin sıralı uzunlukları, bunların eklem oluşturacak
şekilde biraraya getirilişi, eklemsel yüzeylerin kıvrım
ve şekilleri, kemiklerin yapıları (kemikli tabakaların
yönelimi ve ayarlanması); anatomik bağların, muhafazalı
ve kaygan tendonların, tampon yastıkların, sandal kemiğinin,
yağlayıcı serom sıvısına sahip sinoviyal zarların varlığı…
Bunların tümünün inşasında, özde kaotik
ve eksik olan rastgele olayların üretip muhafaza edemeyeceği
bir süreklilik görülür. Bu tanımda, uyumların çok
daha etkileyici olduğu genel yapının detaylarına da girmiyorum;
bunlar tek toynaklı bacaklardaki hızlı hareketin mekaniğinde
ortaya çıkacak problemlere çözümler sağlar.141
Grassé'nin bu ifadeleri atın bacağında ne kadar mükemmel
bir sistem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak atın
bacak yapısı hakkında bilinenler, Grassé'nin dönemindekilerle
sınırlı değildir. Yakın dönemde atın bacağı üzerinde yapılan
çalışmalardan biri özellikle dikkat çekicidir.
Florida Üniversitesi'nden araştırmacılar,
2002 yılında gerçekleştirdikleri bir çalışmada, atların
bacağındaki bir kemikte (üçüncü metakarp kemiği) son derece
mükemmel bir sistem olduğunu keşfetmişlerdir. Buna göre,
yaklaşık 25 cm. boyundaki kemik üzerinde yer alan ve kan
damarlarının geçişini sağlayan, fasulye büyüklüğünde bir
delik, basıncı özel olarak uzaklaştıracak şekilde ayarlanmıştır.
Laboratuvar testlerinde yapay yollardan defalarca kemiği
kırma girişiminde bulunan bilim adamları, tek bir denemede
dahi kemiğin -normalde olması gerektiği gibi- delikten
kırılmadığını gördüler. Delik civarında kemik öyle bir
ayarlamaya sahipti ki, basıncı geniş bir yüzeye dağıtıyor,
atın bacağının bu noktadan kırılmasını engelliyordu. Bu
mükemmel sistem o kadar beğeni topladı ki bir uçak mühendisi
olan Doç. Dr. Andrew Rapoff, bunu uçak gövdelerinde kablo
geçişlerinin sağlandığı deliklerde taklit edebilmek amacıyla
NASA'dan finansman sağladı ve bu yönde çalışmalara başladı.142
1) Batı İskoç adalarında yetişen
dağlık bölge ponileri.
2) Shetland ponileri, İngiliz ırkına ait en küçük
atlardır.
3) Normandiya bölgesi kökenli Percheron atları
4) Doğu Fransa'da yaşayan Ardennaislerin bir türü.
5) Batı Britanya'da yetişen Breton cinsi dağ atı.
6) Avustralya kökenli Timor ponisi
7) Moğolistan kökenli vahşi Asya atları
Atlar kendi içlerinde geniş bir varyasyon kapasitesine
sahiptirler ve nitekim bugün yapı ve boyut açısından
son derece farklı at cinsleri yaşamaktadır. At serileri
oluşturan evrimcilerin yanılgısı, bu farklı cinslerin
fosillerini evrimsel bir sıralama gibi göstermeye
çalışmak olmuştur. |
Görüldüğü gibi atın bacağında, dünyanın en ileri teknolojilerine
sahip mühendislerin normalde akıllarına gelmeyen, uçak
sanayiinde taklit edilebilecek nitelikte yaratılış örnekleri
vardır. Grassé'nin de belirttiği gibi böyle özel yapıların
rastlantıya dayalı bir açıklaması mümkün değildir. Açık
olan gerçek, atın bacağında mükemmel bir sistem görüldüğü,
yani atın yaratılışla ortaya çıkmış bir canlı olduğudur.
Sonuçta, 20. yüzyıl boyunca pek çok evrimci kaynakta çok
önemli bir delil gibi gösterilen
"at serileri" bugün çökmüş durumdadır. Atlar, hiçbir "evrim"
sergilemedikleri gibi, sahip oldukları kompleks anatomileriyle,
yaratılışa önemli bir örnek oluşturmaktadırlar.
Darwinizm'in "atın evrimi" masalı da, diğerleri gibi, çürümüştür. |